Archive for August, 2010

Neden Ben?

Wimbledon’ın ilk zenci şampiyonu efsanevi tenisçi Arthur Ashe, kan naklinden kaptığı AIDS virüsü nedeniyle ölüm döşeğindeydi. Hayranlarından birisi sordu: “Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?” Arthur Ashe cevap verdi: “Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir, 500 bini profesyonel tenişçi olur, 50 bini yarşmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50’si Wimbledon’a kadar gelir, 4’ü yarı finale, 2’si finale kadar kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya “neden ben?” diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken Tanrı’ya nasıl “neden ben” diye sorabilirim. Mutluluk insanı tatlı yapar, başarı ışıltılı. Zorluklar ise güçlü… Hüzün insanı insan yapar, yenilgi mütevazi… Tanrı’ya asla “Neden ben?” diye sormayın. Ne olacaksa, olur…
Başarılı olan insanların bir çoğunun, kazanılan başarıdan sonra içine düştüğü kötü bir yanılgı vardır… “Hayatın, elde edilen başarıdan dolayı insana borçlu kalması” durumu. Bu nedenle bir çok başarılı olmuş insan, geçmişe takılıp kalır ve bir ilerleme gösteremez. Bir aşama öteye atamaz kendisini.
Bunu ben de yaşıyorum bazen. Oldukça parlak ancak “geçmişte kalmış” bir geçmişim var diye, ulaşabileceğim bir sürü yeni başarıdan kendimi mahrum ettiğimi düşünüyorum.
Ve daha sonra, mahrum olduğum her başarının ardından soruyorum; “Neden olmadı? Neden ben? Başkası bunu yaptıysa ben neden başaramadım? Nedir benimle alıp veremediğin?” Oysa tıpkı yukarıdaki öyküde Arthur Ashe’nin dediği gibi, başardığım zaman dönüp, “Neden Ben?” diye sormamıştım hiç bir zaman. Çünkü istemiş, onun için çalışmış, daime iyi niyetimi korumuş ve başarıya ulaşmıştım.
Aynı tenis dünyasında olduğu gibi, içinde bulunduğumuz her sektör için binlerce hatta bazen milyonlarca kişi, bir şeyler yapabilmek adına çalışmaya başlar. Yol ilerledikçe, bazen kişilerin hedeflerine, bazen kişiliklerine, bazen de yolun koşullarına göre sayı giderek azalır. Yolun başında yola çıkan kişilere “başarılı olmak istiyor musunuz” şeklinde bir soru sorulsa, belki %90’ı “Eveeeet” diye yanıt verecektir ancak bunların yanlızca %10-15 kadarı başardığını görebilecektir. İyi niyet ile, çok çalışarak yolu tamamlayanlar, ne yolun başında, ne de yolun sonunda, Tanrı’ya dönerek “Neden Ben” diye sormayacaklardır…

Büyülü Bir Süreç, Değişim!

Hayat devam ediyor, zaman akıyor, etrafımızda sürekli birşeyler değişiyor… Biz de buna ayak uydurup değişiyoruz doğal olarak…

Düşündüğümde, aslında bir çok alışkanlığımın nasıl değiştiğini gözlemledim. Sonra bu alışkanlıklarımı nasıl ve ne zaman değiştirdiğimi anlamaya çalıştım. Sonuçta orta okul ve lise yıllarında aslında bir çok alışkanlığımın temelini attığımı ancak bu temellerin nasıl yıkılıp, tepetaklak olup, tam tersi şekilde yeniden şekillendiğini görünce biraz şaşırdım, bazen sevindim, bir ara hüzünlendim ve ne yalan söyliyeyim, biraz da korktum. Bilinç seviyesi düşük, kişiliği oturmamış bir bireyken temellerini attığım huylarımın, hayatımın akışı içerisinde bu şekilde değişimler göstermesi ve -muhtemelen- ileride de bir çok defa çok farklı yönlerde değişeceğini düşündüm… Aslında ortaya çok komik şeyler de çıktı düşününce… Eskiden olsa nasıl tepkiler verirdim, şimdi olaylara nasıl yaklaşıyorum konusunda kafa yorun, siz de çok eğleneceksiniz, bazen hatırladıklarınızla hüzünleneceksiniz… Mesela eskiden;

  • Çok, ama gerçekten çok dikkatsiz bir adamdım. Orta okulu düşünüyorum, ilginin tamamen benim üzerinde olduğu dönemlerde zaten dikkat çeken olduğum için (tamam, en azından kendi küçük çevremde), dikkatli olmam için de bir sebep yoktu. O zaman sanırım tek dikkat ettiğim, bir bilgisayarım olması için harcadığım çabaya yönelik aktivitelereydi. Ne kızlar, ne ailem, ne de başka bir şey… Okul da iyi gidiyordu zaten.. Ama lise’den itibaren bu sefer hayatım dikkat üzerine kurgulanmaya başladı. Üniversite sınavı, kız arkadaşım, ailem üçgeni içinde kendi çapımda yaşadığım sosyal yaşamım hep dikkat istiyordu. Yavaş yavaş odak olmaktan çıktığımı farkettiğimde lise bitmişti. Şimdi ise, dikkatsizliğimin her anında cezalandırılıyorum.
  • Bayanlarla olan ilişkilerimde ortaokulda aşırı mesafeliydim. Bunda şişmanlıktan çatlamak üzere olan fizikim yarattığı depresifliğin rolü büyüktü sanırım. Nasıl olsa beğenilmeyecektim, ama ben başka arkadaşlarımın da ilişkilerine karışır olmuştum. Sonra fizik sorunu kısmen (!) atlatılınca ben de açıldım saçıldım. Arkadaş olarak sorun yaşamadığım ancak iş aşk meşk işlerine dallanıp budaklanınca sorunlar yaşadığım ilişkilerime o dönemki bakış açım, orta okulun sonlarına doğru şükür ki değişti.. En yakın arkadaşımın gelip, ‘ben falancayla çıkıyorum olum!’ dediğinde verdiğim tepkiyi, halen bir araya gelip hatırladıkça gülüyoruz.
  • Küçükken ‘her istediğini yapan özgür adam’ olmadım hiç. Liseyi bitiresiye kadar da bu şekilde gitti bu. o kadar özgür olmamak gerektiğini de düşündüm hep. Yani halimden memnundum. Ama üniversiteye gelince, hayatımın bu dönemine kadar benimseyeceğim bir değişim daha yaşadım… Özgürlük Benim Karakterimdir!.. Burada şunu anladım, özgürlük insanın içinden her an dışarı çıkartılmayı bekleyen sevimli bir canavardır. Dişlerini gösterirse tehlikeli olabilir o nedenle onu aç bırakmamalısınız. Yani karnını iyi doyurmalısınız. Bunun için de inandığınız insanların sizi cesaretlendirmesi gerekir… Direktifleri hep sorgulardım, yaşım ilerledikçe daha çok sorguluyorum… Sanırım sorgulamaktan vazgeçmeyeceğim ama azalttığım zaman ‘daha tecrubeli’ olarak tanınacağım..:)
  • Eskiden de politikacıydım, şimdi de öyleyim. Sanırım çocukken çok fazla taklit yaptırdılar bana, bu da bana huy olarak yansıdı. Ama politikacılıkta seviye atladım tabi.. Eskiden söylediğim yalanlara insanları inandırdığımı düşünüyordum. Şimdi inanmış gibi yaptıklarını biliyor ve ona göre hareket edebiliyorum. Bu aslında 360 derece bir dönüşümü ifade ediyor. Bazen bu konuda kendimden korkuyorum…
  • Herkese güvenen, fazlaca saf biriydim. Her çocuk gibi öyleydim aslında, ama ben biraz daha fazla inanan ve güvenen taraftaydım. Bunun sonucu olarak, fazlaca güvenilen birisiydim. Şimdi güvenilen olmaktan rahatsız değilim, güvenen olmaktan da aynı şekilde… Ama yine de ne ben çok güvenmeliyim, ne de bana çok güvenilmeli diye düşünüyorum. Saflığı kaybetmeden, ama daha mantıklı adımlarla ilerlemek gerekiyor sanırım. Bir arkadaşımın ‘al sende kalsın ben kaybederim’ diye bana bıraktığı, beraber yaklaşık 2 yılda büyük bir emekle biriktirdiğimiz gazoz kapağı koleksiyonumuzu geçen sene evin damında buldum. Bir büyük süper market poşeti dolusu, yerli yabancı bir çok markaya ait gazoz kapakları… Bana güvendi, ben onları sakladım ama sonuçta o güven, o kapaklar için önemini yitirdi… Şimdi o arkadaşımla başka bir konu yüzünden görüşmüyoruz ve o kapaklar bana onu hatırlattığı için hepsini attım. Anlatmaya çalıştığım şu, güven ilişkiyi kalıcı kıldığında anlamlı oluyor, aksi taktirde ne benim için, ne de onun için bir anlamı kalmayabiliyor. İlişkiyi kalıcı kılan, sağlam tutan güven için halen varım:)
  • Eskiden başkalarını daha çok düşünürdüm. Şimdi ise kendimi düşünüyorum. Hayat bunu gerektiyor bazen… Zaman zaman aklıma yatmayan bencillikleri gözümü kırpmadan yapabiliyorum. Sevdiklerim halen önceliğim ama yine de daha ben merkezli yaşamayı seviyorum… Belki de hayal kırıklıklarından bu şekilde kaçıyorum…
  • Sorumluluk almayı hep sevdim, halen de seviyorum. Ama geriye dönüp, o zamanki ölçülerde sorumluluklar almayı her zaman tercih ederim… Hangimiz etmeyiz ki değil mi?

Var mı sizin aklınıza gelen ekleyebileceğimiz maddeler?

Koordinasyon Olmadan Asla

Dikey fonksiyonlar, günümüz iş yapış şekillerinde, üretim yapılması açısından oldukça önemli ancak büyüyen işletmelerde ortaya çıkan üretim çıktıları, yeni bir yapının gerekliliğini ortaya koyuyor:
Yatay Fonksiyonlar!

Ben bu yapılara, koordinasyon fonksiyonu diyorum. Yani üreten yapıların merkezinde yer alan şeffaf, geçişken bir katman yapıdan bahsediyorum.

Çok metodolojik olmaması ve zihninizde daha kolay canlanması için örnekle açıklayayım…

Bankaları düşünün. Ya da GSM operatörlerini. Neredeyse her gün ilişkiniz olan, müşterisi olduğunuz bu dev şirketlerden bir çok kez şikayet ettiğinizi okuyor, görüyor, duyuyorum. Ben de aynı şekilde içinde görev aldığım bu yapıların müşterisi olarak zaman zaman kahroluyorum.

Faturalandırma için seçtiğim tarife ile ilgili bir işlemi yaparken, başka bir işlemde takıldığımı görünce çıldırıyorum. Ya da cihaz kampanyasını kullanmak isterken, seçtiğim tarifenin önüme hiç alakasız koyduğu bir taş (hatta kaya!) neticesinde kendimden geçiyorum.

Bankada kredi kullanmak isterken, otomatik ödeme talimatının yarattığı bir kontrol sorununun, benim bazı avantajlardan yararlanmamı engellediğini görünce deliriyorum.

İşin içinde olunca ise şunu görüyorum… Tarife dediğiniz ürünü yaratan bir ekip var, bir de cihaz kampanyasını oluşturan başka bir ekip. Aynı kurumsal çatı altında, aynı müşteri olan “bana” hitap eden iki farklı ürünü oluştururken, kafaları tümüyle farklı yönlerde çalışan ve birbirlerinden bir haber iş yapan bu iki ekip, asıl odakları olan “beni” yani müşterilerini hiç düşünmeden hareket ettiklerini, ancak kendileri benim düştüğüm duruma düşünce anlayabiliyorlar fakat iş işten geçmiş oluyor.

Oysa, aynı çatı altında dikey olarak baş aşağı duran bu ekiplere, “Hey! siz aynı amaç için çalışıyorsunuz, gelin ortak bir tavrınız olsun” diyebilecek şöyle yatay, sırt üstü uzanmış bir yapıyı entegre etsek ve birlikte düşünmelerini sağlasak nasıl olur?

Günümüz iş dünyası bu, modele yavaş yavaş gereken önemi veriyor. Müşteri odaklı süreçler ve üretim konusu için, hedeflere ulaşmak için artık bu model yavaş yavaş hak ettiği değeri görüyor…

Bu yapıya en kısa zamanda adapte olanlar, pastanın henüz dilimlenmemiş kısımlarından, en bol kremalı olanına sahip olacaklar… Yani atı alan, şimdiden üsküdarı geçiyor…

Önce departmanlar arası, sonra da gruplar arası koordinasyon ve planlama ekipleri kurmak, hem iç üretim verimliliği, hem de müşteri memnuniyeti yaratmak açısından çok değerli. Koordinasyon ve planlama ekipleri, iş körlüğünü ortadan kaldırmak için de çok değerli çıktılar üretebiliyor.

Kariyer yönetimi açısından da bakıldığında, kafası bu yönde çalışan elemanlara, özellikle mühendislere çok ihtiyaç duyuluyor… Bu konuda kendini geliştirmek isteyenlere duyurulur…

Internet’ten Düşen Tuş, ATM’e Yaradı

İnternet Bankacılığı için TEB’in bir yıl kadar önce duyurduğu Pratik İnternet Bankacılığı (Az tuşlu Piyanoyu hatırlarsınız) uygulamasını ne kadar başarılı bulduğumu belirtmiştim. Kullanırken zevk aldığım internet şubelerinden birisidir TEB internet şubesi. ADK alanındaki güzel çalışmalardan birisi olan bu uygulamada, kullanıcıları menüler içerisinde boğan yapının yerini, daha kullanıcı dostu bir yapı almıştı. Tasarım olarak da başarılı olduğunu düşündüğüm uygulamanın, diğer bankalar için de önemli olduğunu düşünürüm hep. Zira, internet bankacılı kullanımını gerçekten sevdiren bir yapısı var ve internet bankacılığı ile ilişkin kafalardaki soru işaretlerinin kalkması için bu tip uygulamalara ihtiyaç var. Soru işaretleri kalktığı zaman da bu diğer bankaların da işine yarayacaktır.

Askerlik dönemi içerisinde eminim kaçırdığım bir çok yenilik var bankacılık ADK uygulamaları içerisinde. Mesela şu parmak izi tanıyan ATM’ler. Yine bazı kampanyalar yapıldı bu süreçte, kullanıcıları kanallara çekmek adına. Mesela mobil bankacılık konusunda bir çok yeni uygulama yapıldı ve kampanyalarla kullanıcıların dikkati çekilmeye çalışıldı. Şu anda da hali hali hazırda cep şubelerinden yapılan EFT, Havale işlemlerinden komisyon alınmaması ve bağlantı ücretinin de bedava olması (garanti ve işbankası) gibi çalışmalar yapılıyor. Yapı kredi, cep şubesi olmadan ilerliyor. Bakalım bu bankayı ne zaman bu alanda göreceğiz.

Toparlamak gerekirse, ADK’da yenilikler sürüyor. Bankalar, teknolojiyi sonuna kadar kullanmaya çalışıyor. Bu nedenle dünyadaki muadillerinin çok önünde işler çıkartıp, ödüller toplamaya devam ediyorlar.

Bunlardan bir tanesi de Yapı Kredi’nin klavyeli ATM’leri. Aslında çok basit bir fikir değil mi? Bugüne kadar eminim bir çok kişinin aklına gelen, dolayısıyla ADK çalışanlarının da düşündükleri bir fikirdi ATM’lere klavye konulması. Ama yapmadılar. muhtemelen, dokunmatik ekranların, voice recognation’ların gündemde olduğu bir dönemde bu uygulamayı ‘fazla basit’ gördüler. Ancak yasal zorunluluklar nedeniyle para transferleri alanında yazılması gereken açıklamalar, motorlu taşıtlar vergisi gibi müşteriyi şube kuyruklarında beklemeye zorlayan fıtık edici işlemler için sadece bir klavye eklenmesinin gerekliliğini göz ardı ettiler. Ama Yapı Kredi bu konuyu atlamadı.

Geçtiğimiz günlerde kullandığım bu ATM’leri ben çok sevdim. Maliyetler düşünce, eminim dokunmatik ekranlara dönüşecektir ve görüntü hantallığı ortadan kalkacaktır. Ancak bu haliyle oldukça kullanışlı, basit ve hızlı işlem yapmaya olanak sağlayan bu uygulama, benim için şu haliyle biometrik ATM’lerden daha çok fayda sağlayacı durumda. (Yanlış anlaşılmasın, biometrik ATM’leri de sonuna kadar destekliyoruz)

Kullanımı konusunda da size önümüzdeki günlerde bilgi vermeye çalışacağım. Meraklısının gördüğü ilk ATM’de kullanmasını tavsiye ederim.

Yeniden Başlarken…

Uzun zamandır yazamamamın bazı sebepleri var…

Askerlik dönüşü çok kısa süre kafa dinlemek istediğim için ailemin yanına gittim. Bu sırada dinlenmekten çok koşturmaya vakit ayırdığım için bir çok işimi ertelemek zorunda kaldım. Düğün hazırlığı, iş bulma telaşı vs derken araya sadece bloğu yeniden açma kısmını alabildim. En azından bir adım atmış oldum tabi…

Askerlik süreci, benim bir çok konudan uzak kalmama sebep oldu. İnternet dünyası, Proje Yönetimi, takip ettiğim teknolojik gelişmeler gibi konularda oldukça vakit kaybettim. Bir çok yenilikleri daha yeni yeni öğreniyorum. Adeta hayatımın bu dönemini sildim anlayacağınız.

Dediğim gibi, iş bulma ve düğün hazırlıkları da, geçirdiğim 2,5 aya damgasını vurdu adeta. Önce yeni işimi ayarladım, 1 Temmuz’dan itibaren çalışmaya başladım. 17 Mayıs- 17 Haziran dönemi iş konusu ile geçerken (ufak tefek düğün hazırlıklarına da başladım tabi) 17 Haziran’dan bugüne kadar da uzun bir düğün hazırlığı konusuna odaklandım.

Yeni ev tutuldu, eşyalar ayarlandı, evin tadilatı yaptırıldı, eşyalar eve yerleştirildi, halen –uzun süre tamamlanamayacak- eksikliklerle uğraşmaya devam ediyorum. Bu sırada düğün, organizasyonu, hazırlıklar vs konusunda da müthiş yol aldım tabi…

Çok yoruldum, uykusuz ve yorgunum. Tatlı telaşlar yaşıyorum ve bazı bedellerini ödüyorum… İşe bile konsantre olamadım henüz. Sanki yeni bir işte çalışmıyormuş gibi heyecandan uzak bir motivasyona sahibim.

Bütün bunlardan sonra 10 gün gibi bir zamana daha ihtiyacım var. 10 gün sonra ilk hafta sonunda dinlenip, kafamı sıfırlamayı hayal ediyorum. Ondan sonra her şey benim için çok daha güzel olacak diye düşünüyorum…:)

Bu arada ısınma turu yazılarımı hazırlamaya başladım. Kaybettiğim zamanı yardımınızla telafi edeceğim…

En yakın zamanda görüşmek üzere…