Archive for 01/09/2010

Meze Tarifi – Beledanın Pürü…

Yemek pişirme, meze yapma konusunda merakım var… Bu konuda araştırmayı, gezmeyi, yeni yerler keşfetmeyi, gördüğümü uygulamayı, okumayı, tavsiyeler almayı seviyorum… Bu işi meslek edinenleri hayranlıkla izliyor, hobi olarak yapanları taktir ediyorum…

Rakı içmeyi seven birisi olarak özellikle mezelere büyük ilgim var… Kendi uydurduğum (ufak eklemelerle diyelim) bir meze tarifini, Efe Rakı’nın ‘Mezeler Efeleniyor’ yarışmasına gönderdim… Bu ay içinde finale kalırsam gidip mezeyi jüri önünde sunacağım… Bu arada ‘ben Efe’yi aldım, sen mezeyi yap’ diyen olursa seve seve efendim…

Üstadların izni ile, sizlerle paylaşayım tarifimi…

Öncelikle mezemizin adı, Beledanın Pürü… Ne anlama geliyor derseniz, bir Alanyalı dostunuza sorun derim… Merak eden olursa, yorum kısmından belirtsin, belki yazarım :)

Mezemiz için malzemelerimiz şöyle; (Miktar yazmayacağım, siz kişi sayısına göre ayarlayın lütfen…)

  • Tavuk Eti (Göğüs)
  • Ceviz
  • Sarımsak
  • Ekmek İçi
  • Roka
  • Avokado
  • Zeytin Yağı
  • Su
  • Tuz
  • Limon
  • nar ekşisi (isteğe bağlı)
  • Yoğurt (isteğe bağlı)

Efendim öncelikle tavuğumuzu haşlayarak, ince ince didiyoruz. Bunu bir kenarda soğumaya bırakıyoruz.

Daha sonra el blendırının içerisine ceviz, sarımsak, ekmek içi, avokado (yumuşamış olmalı) karışımını ekleyip, tuz, yarım çay bardağı zeytin yağı, limon suyu, nar ekşisi ve bir tatlı kaşığı yoğurt ilave ederek karıştırıyoruz. Bu karışımı sulandırarak, bulamaç haline getiriyoruz… (Çok su koyarsak sıvılaşır, sıvılaşmamalı, çok da katı olmamalı…)

Daha sonra bu hazırladığımız karışımı, tavuk göğsümüzün bulunduğu kaba boşaltıyoruz… İyice harmanlıyoruz…

Mezemizin sunumu için, roka yapraklarının içerisine hazırladığımız mezemizi sararak, rakı ile birlikte afiyetle tüketiyoruz….

Dediğim gibi, zahmetine katlanmayayım derseniz, siz ‘efe’lenip gelin, gerisine karışmayın :D

Afiyet Olsun…

Ölçtü, Biçti, Sıraladı…

Bir çok şirket için planlama dönemi yaklaşıyor. İçinde bulunmaktan oldukça keyif aldığım bir süreç başlıyor. Keyif aldığım kadar da sıkıntılı bir süreç bu…

Her planlama döneminde, bir müşteri, bir de işi yapan, talebin geçildiği taraf olur. Talebin geçildiği taraf hep ezik, müşteri hep baskındır. Müşteri kızgın, sitemkar, kendince haklıdır… Müşteri ister, parasını verir, olsun der! Haklıdır da…

Çok kısa süre önce terazinin bir tarafındayken, şimdi diğer yanındayım… Bu konuda benden mutlusu yok! Ezik taraftan, ‘ezen’, en azından öyle olduğunu düşünen ama sonuçta hep mağdur olan diğer tarafa geçmiş birisi olarak benden mutlusu yok inanın…

Bu müthiş deneyimi yaşarken, toplantılarda aklıma gelen bir konuyu sizlerle paylaşmak istedim. Şu, yukarıda yazdığım ‘müşteri her zaman haklıdır’ konusu…

Sonuçtan başlayarak gideyim bu sefer…Müşteri haklı olmayı haketmelidir! Evet sonuç bu.. Çünkü gerçekten müşteri haklıdır, ancak hakettiği sürece… Yani müşteri haklı olmak için çalışmalıdır, efor harcamalıdır…

Küçüklüğümü düşününce, beğendiğim bir oyuncağı babama aldırmak için göbeğim çatlardı. ‘O oyuncağı istiyorum!’ şeklinde gittiğimde elde ettiğim şey kocaman bir HİÇ’ten başka birşey değildi. Babam hep onu ikna etmemi bekledi.

‘Falancada var bende yok’ dedim, olmadı… ‘Çok güzel, burnundan ateş çıkıyor, yeni çıktı’ dedim o da olmadı… Olması için nedenler bunlar değildi…

Oyuncak alma işi, tek taraflı bir fayda… Sadece bana bir faydası var, babama ise faydası olmadığı gibi, cebinden çıkan nedeniyle zararı olmuşluğu vardır… Şimdi büyüdük, ortak amaç için bir şeyler talep ediyoruz…

‘Falanca banka yapmış biz de yapalım’… ‘Dünya bu teknolojiye döndü, biz de dönelim’ olmuyor işte… Faydası ne? Ne Kazanacağız, nasıl kazanacağız? Sonuçlar bizi nereye götürecek? Bunları anlatamadğımız noktada paramızla rezil oluyoruz…

Çok da güzel oluyor rezil olmamız… Çalışmalıyız, faydasını, maliyetini, getirisini ortaya koymalıyız…

Sonra, bu çalışmalarla elde ettiğimiz sonuçlara bakıp, bir iş zekası çerçevesinde yorumlayıp, sıralamalıyız…

Aksi taktirde, ‘ben bunu istiyorum’ şımarıklığından başka bir şey elde edemeyiz… Sonra üretene dönüp, ‘asırlar önce istediğimiz şu iş ne oldu’ diye sormaya yüzümüz olmaz…

Ölç, Biç, Sırala… 3 noktanın devamında anahtar sözcük var, TALEP ET! :)

Nasıl Başlarsa Öyle Gider…

Yeni kurulan birimlerin, organizasyonların, ilişkilerin vs. büyük bir çoğunlu için geçerli bence… Yaptığınız başlangıç çok önemli.. Çünkü bu başlangıç, yeni sürecin tüm yaşantısını etkiliyor ve aynı şekilde devam ediyor…

Eğer akıllıca hamleler yapmazsanız, bazı şeyleri düzeltmeniz çok zor. Çünkü siz süreci yönetemez hale geliyorsunuz, başkalarının yönlendirmeleri ile sürüklenip gidiyorsunuz ve kontrolü kaybediyorsunuz… Bir bakmışsınız, sizin şekillendirmek istediğiniz yapı sizden çıkmış, başkalarının sizi görmek istediği hale bürünmüş olabiliyor… Daha da kötüsü, siz bunu alışkanlığa döndürüyorsunuz…

Oysa yeni kurulan yapılar için tek ve en önemli koz, iplerin ilk başta sizin elinizde olması. Sıfır noktasından itibaren nasıl ilerleyeceğinize siz karar verebiliyorsunuz. Tıkandığınız noktada yönlendirme yapabilme şansını elinizde tutuyorsunuz. Yani direksiyon sizde, gazı siz kontrol ediyorsunuz.

Bir de eğer sizden daha güçlü olanların rüzgarını arkanıza alabildiyseniz, sizden daha şanslısı yoktur. Bunu sonuna kadar kullanırsanız, işinizi en iyi şekilde yürütebiliyorsunuz.

Peki bu ideal tablo gerçekte böyle mi yürüyor? Tabiki hayır…

Çünkü gerçek yaşamda hiç bir işe başlamadan önce planlama yapılmıyor :)

Planlamanın önemi, sadece proje yönetirken ortaya çıkmıyor işte… Hep söylüyoruz, hayatın her anı bir proje aslında! Planlamazsanız ve planlamalarınızı güncel tutmazsanız, sekreter olup not tutarsınız… Defteri planlamazsanız, onu da başaramazsınız… :D