Güncel Konular

Foursquare Düşüşte mi?

Sosyal Medya’nın son dönemdeki gözde genci foursquare, hızlı yükselişi ve artan kullanıcı sayısı ile dikkat çekmeyi başarmıştı. Servisin oyun mantığı, kullanıcı egosunu besleyen kurguları, sürekli kendini güncelleyen badge, special lokasyon mekanizması özellikle akıllı telefon kullanıcılarının dikkatini çekti ve nerede olduğumuzu dosta düşmana ilan ederek eğlendik. Geçmiş zaman kullandığıma bakmayın, halen fazlasıyla kullanmakta olduğumuz bu uygulama ülkemizde ciddi şekilde yayılıyor. Üye sayısındaki artış da, foursquare’in kendi verilerine göre hızlı bir ivme gösteriyor. Ancak son günlerde internette dolaşan veriler, uygulama için işlerin çok da parlak gitmediğini gösteriyor. Bu konuda bize kaynak olabilecek verilerden bir tanesi de Alexa verileri olabilir diye düşünerek küçük bir araştırma yaptım. Bakın neler çıktı…

Öncelikle şunu belirteyim, Alexa verilerinin doğruluğu hep tartışılmıştır. Yine de bu veriler kesin ve net rakamları vermiyor olsa bile, trendleri incelemek açısından faydalıdır diye düşünüyorum. Bu gözle bakarsak;

1. Foursquare Alexa’da 673. sırada. Amerika sıralaması ise 835. Türkiye’de ise foursquare 1,671. Sırada yer alıyor. Endonezya, Malezya ve Güney Afrika, trafik verilerinde ilk 3’ü paylaşıyor. Trafik verileri son 6 ay için aşağıdaki grafikte gösteriliyor. Bu rakamlara göre Kasım sonunda başlayan düşüş, Aralık ayında çok ciddi bir ivme kazanmış ancak yine Aralık sonunda, yükselmeye başlamış. Yine de şu anda bakıldığında, 6 ay öncesine göre ciddi bir gerileme söz konusu. (bunda mobil erişimin etkisini de düşünmek gerekebilir, malum noel nedeniyle akıllı telefonlardan erişimin artması durumu söz konusu)

2. Foursquare Günlük erişim verileri, traffic rank düşüşünü gösteriyor. Son 6 aylık verilere göre Aralık ayında gerçekleşen düşüş çok büyük bir oranda. Ancak Ocak itibariyle yükseliş devam ediyor.

3. Bounce Rate incelendiğinde, kullanıcıların %50’sinin tek bir sayfa içerisinde gezindikten sonra çıktığı görülmekte. Bu durumda her 2 kişiden 1’i, siteden tek sayfa ile çıkış yapıyor. Trafiğin %7,5’u search engine üzerinden gerçekleştiği için kullanıcıların çoğunluğunun siteye direk olarak eriştiği varsayıldığında bu datayı şu şekilde yorumlayabiliriz; bir çok kullanıcı bulunduğu yeri check-in yapıyor, offer, special, badge gibi kavramları çok incelemeden, firmaların sayfalarında çok vakit geçirmeden çıkıyorlar. Sitede ortalama 4 dakika vakit geçiriyor kullanıcılar. (aslında bu süre, foursquare gibi bir site için çok iyi!)

4. Kullanıcıların profilleri ilginç bilgiler veriyor. Mesela internet kullanıcısı olan erkeklerin ortalamasından daha düşük sayıda bir erkek kullanıcı grubu, foursquare kullanıyor. Bayanlarda ise ortalama kullanıcı sayısından daha yüksek bir kullanıcı sayısı sözkonusu. (iPhone etkisi!!!) Genelde “work” olarak adlandırılan ev ve okul dışı lokasyonlardan erişim var siteye. (Bu çok normal!) Yaş grubu olarak 25-44 yaş grubu kullanıcıların ortalama üzerinde kullanması, uygulamanın kullanımı açısından bize fikir veriyor. Eğitim seviyesi yüksek kişiler bu uygulamayı daha yoğun kullanıyorlar.

5. Aşağıdaki veriler de çok ilginç, foursquare kullanıcıları, 4square sonrası hangi sitelere geçiş yapıyor? Facebook ve Twitter ilk 3’te yer alıyor çünkü foursqaure her ikisine de besleme yapıyor.

Foursquare, kendi blogundan sürekli olarak üye artışı ile ilgili veriler veredursun, her gün yeni bir makalede, servisin kullanım açısından düşüşte olduğu belirtiliyor. Alexa verileri bu konuda değerlendirme yapmanın biraz erken olduğunu gösteriyor diyebiliriz. Ocak ve Şubat aylarına ait verileri inceleyerek bu konuda bir yorum yapmak daha mantıklı olacak gibi duruyor. Şimdilik, kendisini sürekli yenileyen servisleri ile bu uygulamayı firmaların ve kullanıcıların nasıl fırsata çevirebileceğini incelemek, daha doğru bir yaklaşım olacaktır diye düşünüyorum.

Barcelona Gibi Olabilmek

Hepimizin imrenerek izlediğimiz bir futbol takımı Barcelona. Sahada oynanan oyunu bir şova dönüştürerek, oyunun tüm kurallarını en iyi şekilde uygulayarak, istatistikleri alt üst ederek, gerektiğinde bireysel yeteneklerin ne anlama geldiğinin altını kalınca çizerek ve en önemlisi, takım oyunu nedir bizlere her maçta tekrar ders gibi göstererek taraflı tarafsız herkesin desteğini kazanıyorlar.

Açıkçası bir Real Madrid taraftarı olmayı hiç istemezdim. Düşünüyorum da, bir Fenerbahçeli olarak Galatasaray’ın Barcelona gibi tuttuğum takımdan çok farklı bir boyutta top oynamasını, hele hele iki sene içerisinde 6-2 ve 5-0 gibi sonuçlarla bizi yenmesini her halde hazmedemezdim. Ancak bu mesleği yapsaydım da, tuttuğum takımımın 2. Kaptanı olan Emre Bölezoğlu gibi çıkıp da, “ertesi gün idmana çıkmaya utandım” diyerek küçülmezdim.

Konumuz futbol değil o nedenle bu kadar çok detaya girmeyelim. Konumuz nasıl Barcelona olunur sorusu. Profesyonel hayatta çalışan birisi olarak Barcelona gibi bir ekipte çalışmayı hayal ettim bugün. Sonra da bu nasıl olabilir diye biraz düşündüm ve buradan yola çıkarak neden ve nasıl sorularının yanıtlarını aramaya çalıştım.

Barcelona’nın internet sitesine üşenmeden girin ve kadrosunu inceleyin. 19 tane futbolcu göreceksiniz. Bu 19 futbolcudan 10’u La Masia’dan. La Masia ne mi? Barcelona Alt Yapısı… Alt yapıdan çok oyuncu olduğunu biliyordunuz zaten değil mi, ama kaçınız girip gerçekten kaç futbolcu alt yapıdan gelmiş diye baktınız? Dediğim gibi 19’da 10! Bu inanılmaz rakam aslında her şeyi açıklıyor.

19’da 10’un, 7’si ilk 11’de oynuyor. Yani Barcelona, omurgayı tamamlayacak destek unsurlarını sağdan soldan, çarkı bozmayacak şekilde seçip dolduruyor. İnanılmaz ama gerçek. Dünya’nın gelmiş geçmiş en iyi futbol takımı olarak görülen 2010 Barcelona’sı, tam 10 oyuncusunu kendisi üretmiş vaziyette.

Bir işletmenin en büyük amacı nedir? Kendi üretimini mümkün olduğunca kendisi yapmak. Neden? Maliyet düşüktür de ondan. Daha fazla kar elde etmenin kapısı açılır. Ayrıca son mamule duyulan güvenin artmasına sebep olur. Tüm sürece hakim olmak anlamına gelir. Daha bir çok neden sayabiliriz.

Ancak kaç takım, işletme, grup bunu başarabilir? Bizim futbol takımlarımızın durumu ortada, onları geçiyorum. Ya işletmeler? Kendi alt yapılarını kurmuşlar mıdır? Kurduğunu düşünenler gerçekten alt yapılarından profesyonel ekiplerini oluşturabiliyorlar mı? Yoksa bu mümkün değil midir?

Messi, Xavi, Iniesta olmak için La Masia çimlerini çok fazla aşındırdı bu 3 insan. Sonra arkalarından gelen Bojan, Pedro, Busquets ile ahenklerini hiç bozmadan tam tersine arttırarak devam etmişlerdi ki Jeffren, Ledesma nesli türedi şimdi de. Fabrika seri üretime geçti anlayacağınız. Sistem belli ve çark işliyor.

Peki bir şirketi düşünelim şimdide. Mesela bir IT şirketi olsun ve bünyesinde Proje Ofisi, Planlama ve Koordinasyon Grubu, Analiz Grubu gibi köprü vazifesi gören birimleri barındırsın. Bu şirketin üniversite yıllarından yetenek avcılığı programı yürüttüğünü düşünün. Aynı futbol takımlarının gözlemcileri (scout) gibi, İK departmanlarında kurulacak ekiplerle, üniversitelerden yetenekleri gözlediğini ve okurken öğrencileri alarak belli programlar dahilinde çalıştırdıklarını hayal edin. Hangi meslek grubundan elemana ihtiyacınız varsa ona göre beyinlerini yoğurup, şekillendirdikleri, yeteneklerine göre yönlendirdikleri bireyler. 3 sene sonra diplomalarını aldıklarında şirketlerin belirlenen pozisyonlarına yönlendirilmiş, birbirlerini en başından itibaren tanıyan, kurum kültürünü bilen bireyler. Uzun dönem stajerlikle karıştırmayın bu dediğimi. Gerçek anlamda bir akademiden bahsediyorum. Şirket alt yapısından.

Hedeflerinin ne olduğunu taze beyinlerken bilen, kurumun ihtiyaçlarını iyi süzebilen ve bu doğrultuda hareket edebilen bireyler düşünün? Çeşitli fonksiyonel yapıların içerisinde eğitimleri boyunca belli periyotlarda görevlendirilmiş, ancak en sonunda asıl pozisyonları için profesyonelleştirilmiş bireyler.

Bu hayal olmamalı diye düşünüyorum. Gerçekten bu kadar zor olmamalı bu sistemi kurmak. Buna inanacak ve uygulayacak şirketler olduğunu düşünüyorum. Barcelonalizm etkisini bünyesinde hisseden şirketlerin, çok daha başarılı olabileceklerine inanıyorum.

Profesyonel Çalışanların Sosyal Medya Kullanımı

İlk çalıştığım yer bir teknoloji şirketi olmasına rağmen ve biz internet projeleri üretiyor olmamıza rağmen, internet erişiminde sınırlama vardı. Çünkü holding bünyesinde yer alıyorduk ve sınırlama sadece bizi değil, tüm holdingi kapsıyordu. Durumdan rahatsız olan yöneticim gayretleri sonucunda “işimizin internet olduğu” konusunda ikna olan holding yönetimi, tüm sınırlandırmaları kaldırmıştı:)
Sonrasında bankaya geçtiğimde oldukça zorlanmıştım tabi. Çok sınırlı erişimin verildiği bir ortamda çalışmak zor olmuştu. 3G sonrasında, hem mobil cihazlar, hem de mobil internet erişimi yaygınlaştıkça bu yasaklar bir şey ifade etmiyor artık. Yine de şirketlerin kaygılarını anlıyor ve bu yasakların kalkacağını düşünmüyorum… Hatta sanırım dün gazetede, çalışanların gereksiz internet kullanımını nasıl önleyebiliriz konulu bir İK eki makalesi okumuştum…
Sonuç olarak internete ulaşmak ne kadar engellense de, bir şekilde ulaşmak mümkün. Ve giderek, insanlar bu erişime daha çok ihtiyaç ve ilgi duyuyor. Çünkü sosyal medya var!
Twitter, facebook, linkedin, you tube, kullanıcılara içerik üretmekten daha fazlasını sundukça, yani web 2.0’dan web 3.0’a geçtikçe, kullanıcılar da bu dünyayı daha çok benimseyerek, daha fazla parçası olmaya başladılar.
Peki bu kullanıcılar kim? Profesyoneller sosyal medyayı nasıl kullanıyorlar? NetProspex yaptığı araştırmada, hangi firmanın çalışanlarının sosyal medyayı ne ölçüde kullandıklarını çok güzel açıklamış. Amerika çapında yapılan araştırmaya göre günümüz itibariyle bazı ilgi çekici rakamlar şöyle;

En Sosyal Sektörler
1- Search Engines – Online Portals
2- Advertising & Marketing
3- Banking
4- Traditional Media (TV, Radio, Newspapers, Magazines)
5- Toys & Games
6- HR and Recruiting
7- IT
8- Software
9- Consumer Electronics
10- Retail Apparel
11- Credit Cards & Transaction Processing
12- Flowers
13- Telecommunications
14- Travel & Tourism
15- Cleaning Products
16- Department Stores & Superstores
17- Gambling & Gaming
18- Home Appliances
19- Biotechnology
20- Music
Bu sıralamada e-ticaret için oldukça enteresan bir durum söz konusu. E-Ticaret ile en fazla satışı gerçekleşen ve rekabetin oldukça fazla olduğu ürünleri ve sektörlerini gözünüzün önüne getirin ve listeyi bir de bu gözle inceleyin. Rekabetin çok kızıştığı ve artık müşteri ile dahi iyi ve yakın iletişime geçenin başarılı olacağı bir ortamda, bazı sektör çalışanlarının sosyal medyaya kayıtsız kalıyor olması oldukça ilginç geldi. Tüketici Elektroniği, çiçek, turizm-seyahat, telekomünikasyon benim gözüme ilk çarpanlar…
Bankacılık için ayrı bir parantez açalım. 3. Sıraya bankaların yerleşmesini nasıl yorumlamalı? Bir bankacı ve sosyal medya kullanıcısı olarak bu duruma sevinsem bile aklıma bazı sorular da gelmiyor değil hani… Sosyal medya kullanımının bir işten kaytarma durumu olarak görünmesi paranoyası mıdır nedir :)

Twitter Kullanımına Göre Sektörler

1- Search Engines – Online Portals
2- Media Industry (TV, Radio, Newspapers, Magazines)
3- Banking
4- Advertising & Marketing
5- Zoos & National Parks
6- Beauty Care
7- HR and Recruiting
8- Toys & Games
9- IT
10- Software
11- Cleaning Products
12- Music
13- Real Estate
14- Sports Teams & Leagues
15- Travel & Tourism
16- Home Appliances
17- Gambling & Gaming
18- Translation & Linguistic Services
19- Consumer Electronics
20- Department Stores & Superstores
Twitter kullanımında sıralama biraz değişiyor. Bankacılık yine 3. Sırada :)

Pozisyon / Rol Bazlı Dağılıma Göre Sosyal Medya Kullanımı

1- Marketing / Chief Marketing Officer
2- Human Resources and Recruiting
3- Communications / Public Relations
4- Information Technology (IT)
5- Sales
6- Chief Information Officer
7- Technical Support
8- Investor Relations
9- Customer Service
10- Office Manager
Bir şirketin CEO’suna derdinizi anlatmak sosyal medya kullananların en büyük rüyası ancak halen bunu yapabilmek için şartlar olgunlaşmış değil. Yine de Amerikalılar, muhatap olacak birilerini bulabilme konusunda şanslılar…

Çalışanlarının Sosyal Medyayı En Çok Kullandıkları Şirketler

İşte en sevdiğim bölümü burası. Çünkü her telden birşeyler var :)

Apple’ın sıralamadaki yerine dikkat!

Son olarak meraklısına Amerika’da şehir bazlı kullanımı verelim….

Araştırmanın tamamına NetProspex.com/np/social linkinden ulaşabilirsiniz.

Sosyal Medya ve Bankalar

Bankalar sosyal medyada yer almalı mı? Mevcut uygulamaları amacına ulaşıyor mu? Müşteriler kurulan bu yeni iletişimden memnun mu? Yoksa İletişim kurulamıyor mu?

Bu gibi soruların cevapları çokça tartışıladursun, Türkiye’de durum nasıl? Neler yapılıyor? konusunda bir şeyler hazırladım…

Aslında konu oldukça yeni ülkemiz için. Sonuçta biz profesyonel çalışanlar dahil bir çok kişi, henüz neler yapılması gerektiği konusunda çok da emin olamasak da, en azından Dünya’nın nereye doğru gittiğini gözlemliyor, neler ve nasıl yapılması konusunda fikir yürütebiliyoruz.

En azından şunu biliyoruz, ‘Sosyal Medya, tek yönlü iletişim devrini kapatmış, müşteriyle doğrudan, birebir iletişim devrini açmıştır’.

Bu bağlamda sunumu incelemenizi ve yorumlarınızı paylaşmanızı istesem, ne dersiniz?

Meze Tarifi – Beledanın Pürü…

Yemek pişirme, meze yapma konusunda merakım var… Bu konuda araştırmayı, gezmeyi, yeni yerler keşfetmeyi, gördüğümü uygulamayı, okumayı, tavsiyeler almayı seviyorum… Bu işi meslek edinenleri hayranlıkla izliyor, hobi olarak yapanları taktir ediyorum…

Rakı içmeyi seven birisi olarak özellikle mezelere büyük ilgim var… Kendi uydurduğum (ufak eklemelerle diyelim) bir meze tarifini, Efe Rakı’nın ‘Mezeler Efeleniyor’ yarışmasına gönderdim… Bu ay içinde finale kalırsam gidip mezeyi jüri önünde sunacağım… Bu arada ‘ben Efe’yi aldım, sen mezeyi yap’ diyen olursa seve seve efendim…

Üstadların izni ile, sizlerle paylaşayım tarifimi…

Öncelikle mezemizin adı, Beledanın Pürü… Ne anlama geliyor derseniz, bir Alanyalı dostunuza sorun derim… Merak eden olursa, yorum kısmından belirtsin, belki yazarım :)

Mezemiz için malzemelerimiz şöyle; (Miktar yazmayacağım, siz kişi sayısına göre ayarlayın lütfen…)

  • Tavuk Eti (Göğüs)
  • Ceviz
  • Sarımsak
  • Ekmek İçi
  • Roka
  • Avokado
  • Zeytin Yağı
  • Su
  • Tuz
  • Limon
  • nar ekşisi (isteğe bağlı)
  • Yoğurt (isteğe bağlı)

Efendim öncelikle tavuğumuzu haşlayarak, ince ince didiyoruz. Bunu bir kenarda soğumaya bırakıyoruz.

Daha sonra el blendırının içerisine ceviz, sarımsak, ekmek içi, avokado (yumuşamış olmalı) karışımını ekleyip, tuz, yarım çay bardağı zeytin yağı, limon suyu, nar ekşisi ve bir tatlı kaşığı yoğurt ilave ederek karıştırıyoruz. Bu karışımı sulandırarak, bulamaç haline getiriyoruz… (Çok su koyarsak sıvılaşır, sıvılaşmamalı, çok da katı olmamalı…)

Daha sonra bu hazırladığımız karışımı, tavuk göğsümüzün bulunduğu kaba boşaltıyoruz… İyice harmanlıyoruz…

Mezemizin sunumu için, roka yapraklarının içerisine hazırladığımız mezemizi sararak, rakı ile birlikte afiyetle tüketiyoruz….

Dediğim gibi, zahmetine katlanmayayım derseniz, siz ‘efe’lenip gelin, gerisine karışmayın :D

Afiyet Olsun…

Ölçtü, Biçti, Sıraladı…

Bir çok şirket için planlama dönemi yaklaşıyor. İçinde bulunmaktan oldukça keyif aldığım bir süreç başlıyor. Keyif aldığım kadar da sıkıntılı bir süreç bu…

Her planlama döneminde, bir müşteri, bir de işi yapan, talebin geçildiği taraf olur. Talebin geçildiği taraf hep ezik, müşteri hep baskındır. Müşteri kızgın, sitemkar, kendince haklıdır… Müşteri ister, parasını verir, olsun der! Haklıdır da…

Çok kısa süre önce terazinin bir tarafındayken, şimdi diğer yanındayım… Bu konuda benden mutlusu yok! Ezik taraftan, ‘ezen’, en azından öyle olduğunu düşünen ama sonuçta hep mağdur olan diğer tarafa geçmiş birisi olarak benden mutlusu yok inanın…

Bu müthiş deneyimi yaşarken, toplantılarda aklıma gelen bir konuyu sizlerle paylaşmak istedim. Şu, yukarıda yazdığım ‘müşteri her zaman haklıdır’ konusu…

Sonuçtan başlayarak gideyim bu sefer…Müşteri haklı olmayı haketmelidir! Evet sonuç bu.. Çünkü gerçekten müşteri haklıdır, ancak hakettiği sürece… Yani müşteri haklı olmak için çalışmalıdır, efor harcamalıdır…

Küçüklüğümü düşününce, beğendiğim bir oyuncağı babama aldırmak için göbeğim çatlardı. ‘O oyuncağı istiyorum!’ şeklinde gittiğimde elde ettiğim şey kocaman bir HİÇ’ten başka birşey değildi. Babam hep onu ikna etmemi bekledi.

‘Falancada var bende yok’ dedim, olmadı… ‘Çok güzel, burnundan ateş çıkıyor, yeni çıktı’ dedim o da olmadı… Olması için nedenler bunlar değildi…

Oyuncak alma işi, tek taraflı bir fayda… Sadece bana bir faydası var, babama ise faydası olmadığı gibi, cebinden çıkan nedeniyle zararı olmuşluğu vardır… Şimdi büyüdük, ortak amaç için bir şeyler talep ediyoruz…

‘Falanca banka yapmış biz de yapalım’… ‘Dünya bu teknolojiye döndü, biz de dönelim’ olmuyor işte… Faydası ne? Ne Kazanacağız, nasıl kazanacağız? Sonuçlar bizi nereye götürecek? Bunları anlatamadğımız noktada paramızla rezil oluyoruz…

Çok da güzel oluyor rezil olmamız… Çalışmalıyız, faydasını, maliyetini, getirisini ortaya koymalıyız…

Sonra, bu çalışmalarla elde ettiğimiz sonuçlara bakıp, bir iş zekası çerçevesinde yorumlayıp, sıralamalıyız…

Aksi taktirde, ‘ben bunu istiyorum’ şımarıklığından başka bir şey elde edemeyiz… Sonra üretene dönüp, ‘asırlar önce istediğimiz şu iş ne oldu’ diye sormaya yüzümüz olmaz…

Ölç, Biç, Sırala… 3 noktanın devamında anahtar sözcük var, TALEP ET! :)

Nasıl Başlarsa Öyle Gider…

Yeni kurulan birimlerin, organizasyonların, ilişkilerin vs. büyük bir çoğunlu için geçerli bence… Yaptığınız başlangıç çok önemli.. Çünkü bu başlangıç, yeni sürecin tüm yaşantısını etkiliyor ve aynı şekilde devam ediyor…

Eğer akıllıca hamleler yapmazsanız, bazı şeyleri düzeltmeniz çok zor. Çünkü siz süreci yönetemez hale geliyorsunuz, başkalarının yönlendirmeleri ile sürüklenip gidiyorsunuz ve kontrolü kaybediyorsunuz… Bir bakmışsınız, sizin şekillendirmek istediğiniz yapı sizden çıkmış, başkalarının sizi görmek istediği hale bürünmüş olabiliyor… Daha da kötüsü, siz bunu alışkanlığa döndürüyorsunuz…

Oysa yeni kurulan yapılar için tek ve en önemli koz, iplerin ilk başta sizin elinizde olması. Sıfır noktasından itibaren nasıl ilerleyeceğinize siz karar verebiliyorsunuz. Tıkandığınız noktada yönlendirme yapabilme şansını elinizde tutuyorsunuz. Yani direksiyon sizde, gazı siz kontrol ediyorsunuz.

Bir de eğer sizden daha güçlü olanların rüzgarını arkanıza alabildiyseniz, sizden daha şanslısı yoktur. Bunu sonuna kadar kullanırsanız, işinizi en iyi şekilde yürütebiliyorsunuz.

Peki bu ideal tablo gerçekte böyle mi yürüyor? Tabiki hayır…

Çünkü gerçek yaşamda hiç bir işe başlamadan önce planlama yapılmıyor :)

Planlamanın önemi, sadece proje yönetirken ortaya çıkmıyor işte… Hep söylüyoruz, hayatın her anı bir proje aslında! Planlamazsanız ve planlamalarınızı güncel tutmazsanız, sekreter olup not tutarsınız… Defteri planlamazsanız, onu da başaramazsınız… :D

Neden Ben?

Wimbledon’ın ilk zenci şampiyonu efsanevi tenisçi Arthur Ashe, kan naklinden kaptığı AIDS virüsü nedeniyle ölüm döşeğindeydi. Hayranlarından birisi sordu: “Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?” Arthur Ashe cevap verdi: “Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir, 500 bini profesyonel tenişçi olur, 50 bini yarşmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50’si Wimbledon’a kadar gelir, 4’ü yarı finale, 2’si finale kadar kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya “neden ben?” diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken Tanrı’ya nasıl “neden ben” diye sorabilirim. Mutluluk insanı tatlı yapar, başarı ışıltılı. Zorluklar ise güçlü… Hüzün insanı insan yapar, yenilgi mütevazi… Tanrı’ya asla “Neden ben?” diye sormayın. Ne olacaksa, olur…
Başarılı olan insanların bir çoğunun, kazanılan başarıdan sonra içine düştüğü kötü bir yanılgı vardır… “Hayatın, elde edilen başarıdan dolayı insana borçlu kalması” durumu. Bu nedenle bir çok başarılı olmuş insan, geçmişe takılıp kalır ve bir ilerleme gösteremez. Bir aşama öteye atamaz kendisini.
Bunu ben de yaşıyorum bazen. Oldukça parlak ancak “geçmişte kalmış” bir geçmişim var diye, ulaşabileceğim bir sürü yeni başarıdan kendimi mahrum ettiğimi düşünüyorum.
Ve daha sonra, mahrum olduğum her başarının ardından soruyorum; “Neden olmadı? Neden ben? Başkası bunu yaptıysa ben neden başaramadım? Nedir benimle alıp veremediğin?” Oysa tıpkı yukarıdaki öyküde Arthur Ashe’nin dediği gibi, başardığım zaman dönüp, “Neden Ben?” diye sormamıştım hiç bir zaman. Çünkü istemiş, onun için çalışmış, daime iyi niyetimi korumuş ve başarıya ulaşmıştım.
Aynı tenis dünyasında olduğu gibi, içinde bulunduğumuz her sektör için binlerce hatta bazen milyonlarca kişi, bir şeyler yapabilmek adına çalışmaya başlar. Yol ilerledikçe, bazen kişilerin hedeflerine, bazen kişiliklerine, bazen de yolun koşullarına göre sayı giderek azalır. Yolun başında yola çıkan kişilere “başarılı olmak istiyor musunuz” şeklinde bir soru sorulsa, belki %90’ı “Eveeeet” diye yanıt verecektir ancak bunların yanlızca %10-15 kadarı başardığını görebilecektir. İyi niyet ile, çok çalışarak yolu tamamlayanlar, ne yolun başında, ne de yolun sonunda, Tanrı’ya dönerek “Neden Ben” diye sormayacaklardır…

Büyülü Bir Süreç, Değişim!

Hayat devam ediyor, zaman akıyor, etrafımızda sürekli birşeyler değişiyor… Biz de buna ayak uydurup değişiyoruz doğal olarak…

Düşündüğümde, aslında bir çok alışkanlığımın nasıl değiştiğini gözlemledim. Sonra bu alışkanlıklarımı nasıl ve ne zaman değiştirdiğimi anlamaya çalıştım. Sonuçta orta okul ve lise yıllarında aslında bir çok alışkanlığımın temelini attığımı ancak bu temellerin nasıl yıkılıp, tepetaklak olup, tam tersi şekilde yeniden şekillendiğini görünce biraz şaşırdım, bazen sevindim, bir ara hüzünlendim ve ne yalan söyliyeyim, biraz da korktum. Bilinç seviyesi düşük, kişiliği oturmamış bir bireyken temellerini attığım huylarımın, hayatımın akışı içerisinde bu şekilde değişimler göstermesi ve -muhtemelen- ileride de bir çok defa çok farklı yönlerde değişeceğini düşündüm… Aslında ortaya çok komik şeyler de çıktı düşününce… Eskiden olsa nasıl tepkiler verirdim, şimdi olaylara nasıl yaklaşıyorum konusunda kafa yorun, siz de çok eğleneceksiniz, bazen hatırladıklarınızla hüzünleneceksiniz… Mesela eskiden;

  • Çok, ama gerçekten çok dikkatsiz bir adamdım. Orta okulu düşünüyorum, ilginin tamamen benim üzerinde olduğu dönemlerde zaten dikkat çeken olduğum için (tamam, en azından kendi küçük çevremde), dikkatli olmam için de bir sebep yoktu. O zaman sanırım tek dikkat ettiğim, bir bilgisayarım olması için harcadığım çabaya yönelik aktivitelereydi. Ne kızlar, ne ailem, ne de başka bir şey… Okul da iyi gidiyordu zaten.. Ama lise’den itibaren bu sefer hayatım dikkat üzerine kurgulanmaya başladı. Üniversite sınavı, kız arkadaşım, ailem üçgeni içinde kendi çapımda yaşadığım sosyal yaşamım hep dikkat istiyordu. Yavaş yavaş odak olmaktan çıktığımı farkettiğimde lise bitmişti. Şimdi ise, dikkatsizliğimin her anında cezalandırılıyorum.
  • Bayanlarla olan ilişkilerimde ortaokulda aşırı mesafeliydim. Bunda şişmanlıktan çatlamak üzere olan fizikim yarattığı depresifliğin rolü büyüktü sanırım. Nasıl olsa beğenilmeyecektim, ama ben başka arkadaşlarımın da ilişkilerine karışır olmuştum. Sonra fizik sorunu kısmen (!) atlatılınca ben de açıldım saçıldım. Arkadaş olarak sorun yaşamadığım ancak iş aşk meşk işlerine dallanıp budaklanınca sorunlar yaşadığım ilişkilerime o dönemki bakış açım, orta okulun sonlarına doğru şükür ki değişti.. En yakın arkadaşımın gelip, ‘ben falancayla çıkıyorum olum!’ dediğinde verdiğim tepkiyi, halen bir araya gelip hatırladıkça gülüyoruz.
  • Küçükken ‘her istediğini yapan özgür adam’ olmadım hiç. Liseyi bitiresiye kadar da bu şekilde gitti bu. o kadar özgür olmamak gerektiğini de düşündüm hep. Yani halimden memnundum. Ama üniversiteye gelince, hayatımın bu dönemine kadar benimseyeceğim bir değişim daha yaşadım… Özgürlük Benim Karakterimdir!.. Burada şunu anladım, özgürlük insanın içinden her an dışarı çıkartılmayı bekleyen sevimli bir canavardır. Dişlerini gösterirse tehlikeli olabilir o nedenle onu aç bırakmamalısınız. Yani karnını iyi doyurmalısınız. Bunun için de inandığınız insanların sizi cesaretlendirmesi gerekir… Direktifleri hep sorgulardım, yaşım ilerledikçe daha çok sorguluyorum… Sanırım sorgulamaktan vazgeçmeyeceğim ama azalttığım zaman ‘daha tecrubeli’ olarak tanınacağım..:)
  • Eskiden de politikacıydım, şimdi de öyleyim. Sanırım çocukken çok fazla taklit yaptırdılar bana, bu da bana huy olarak yansıdı. Ama politikacılıkta seviye atladım tabi.. Eskiden söylediğim yalanlara insanları inandırdığımı düşünüyordum. Şimdi inanmış gibi yaptıklarını biliyor ve ona göre hareket edebiliyorum. Bu aslında 360 derece bir dönüşümü ifade ediyor. Bazen bu konuda kendimden korkuyorum…
  • Herkese güvenen, fazlaca saf biriydim. Her çocuk gibi öyleydim aslında, ama ben biraz daha fazla inanan ve güvenen taraftaydım. Bunun sonucu olarak, fazlaca güvenilen birisiydim. Şimdi güvenilen olmaktan rahatsız değilim, güvenen olmaktan da aynı şekilde… Ama yine de ne ben çok güvenmeliyim, ne de bana çok güvenilmeli diye düşünüyorum. Saflığı kaybetmeden, ama daha mantıklı adımlarla ilerlemek gerekiyor sanırım. Bir arkadaşımın ‘al sende kalsın ben kaybederim’ diye bana bıraktığı, beraber yaklaşık 2 yılda büyük bir emekle biriktirdiğimiz gazoz kapağı koleksiyonumuzu geçen sene evin damında buldum. Bir büyük süper market poşeti dolusu, yerli yabancı bir çok markaya ait gazoz kapakları… Bana güvendi, ben onları sakladım ama sonuçta o güven, o kapaklar için önemini yitirdi… Şimdi o arkadaşımla başka bir konu yüzünden görüşmüyoruz ve o kapaklar bana onu hatırlattığı için hepsini attım. Anlatmaya çalıştığım şu, güven ilişkiyi kalıcı kıldığında anlamlı oluyor, aksi taktirde ne benim için, ne de onun için bir anlamı kalmayabiliyor. İlişkiyi kalıcı kılan, sağlam tutan güven için halen varım:)
  • Eskiden başkalarını daha çok düşünürdüm. Şimdi ise kendimi düşünüyorum. Hayat bunu gerektiyor bazen… Zaman zaman aklıma yatmayan bencillikleri gözümü kırpmadan yapabiliyorum. Sevdiklerim halen önceliğim ama yine de daha ben merkezli yaşamayı seviyorum… Belki de hayal kırıklıklarından bu şekilde kaçıyorum…
  • Sorumluluk almayı hep sevdim, halen de seviyorum. Ama geriye dönüp, o zamanki ölçülerde sorumluluklar almayı her zaman tercih ederim… Hangimiz etmeyiz ki değil mi?

Var mı sizin aklınıza gelen ekleyebileceğimiz maddeler?

Koordinasyon Olmadan Asla

Dikey fonksiyonlar, günümüz iş yapış şekillerinde, üretim yapılması açısından oldukça önemli ancak büyüyen işletmelerde ortaya çıkan üretim çıktıları, yeni bir yapının gerekliliğini ortaya koyuyor:
Yatay Fonksiyonlar!

Ben bu yapılara, koordinasyon fonksiyonu diyorum. Yani üreten yapıların merkezinde yer alan şeffaf, geçişken bir katman yapıdan bahsediyorum.

Çok metodolojik olmaması ve zihninizde daha kolay canlanması için örnekle açıklayayım…

Bankaları düşünün. Ya da GSM operatörlerini. Neredeyse her gün ilişkiniz olan, müşterisi olduğunuz bu dev şirketlerden bir çok kez şikayet ettiğinizi okuyor, görüyor, duyuyorum. Ben de aynı şekilde içinde görev aldığım bu yapıların müşterisi olarak zaman zaman kahroluyorum.

Faturalandırma için seçtiğim tarife ile ilgili bir işlemi yaparken, başka bir işlemde takıldığımı görünce çıldırıyorum. Ya da cihaz kampanyasını kullanmak isterken, seçtiğim tarifenin önüme hiç alakasız koyduğu bir taş (hatta kaya!) neticesinde kendimden geçiyorum.

Bankada kredi kullanmak isterken, otomatik ödeme talimatının yarattığı bir kontrol sorununun, benim bazı avantajlardan yararlanmamı engellediğini görünce deliriyorum.

İşin içinde olunca ise şunu görüyorum… Tarife dediğiniz ürünü yaratan bir ekip var, bir de cihaz kampanyasını oluşturan başka bir ekip. Aynı kurumsal çatı altında, aynı müşteri olan “bana” hitap eden iki farklı ürünü oluştururken, kafaları tümüyle farklı yönlerde çalışan ve birbirlerinden bir haber iş yapan bu iki ekip, asıl odakları olan “beni” yani müşterilerini hiç düşünmeden hareket ettiklerini, ancak kendileri benim düştüğüm duruma düşünce anlayabiliyorlar fakat iş işten geçmiş oluyor.

Oysa, aynı çatı altında dikey olarak baş aşağı duran bu ekiplere, “Hey! siz aynı amaç için çalışıyorsunuz, gelin ortak bir tavrınız olsun” diyebilecek şöyle yatay, sırt üstü uzanmış bir yapıyı entegre etsek ve birlikte düşünmelerini sağlasak nasıl olur?

Günümüz iş dünyası bu, modele yavaş yavaş gereken önemi veriyor. Müşteri odaklı süreçler ve üretim konusu için, hedeflere ulaşmak için artık bu model yavaş yavaş hak ettiği değeri görüyor…

Bu yapıya en kısa zamanda adapte olanlar, pastanın henüz dilimlenmemiş kısımlarından, en bol kremalı olanına sahip olacaklar… Yani atı alan, şimdiden üsküdarı geçiyor…

Önce departmanlar arası, sonra da gruplar arası koordinasyon ve planlama ekipleri kurmak, hem iç üretim verimliliği, hem de müşteri memnuniyeti yaratmak açısından çok değerli. Koordinasyon ve planlama ekipleri, iş körlüğünü ortadan kaldırmak için de çok değerli çıktılar üretebiliyor.

Kariyer yönetimi açısından da bakıldığında, kafası bu yönde çalışan elemanlara, özellikle mühendislere çok ihtiyaç duyuluyor… Bu konuda kendini geliştirmek isteyenlere duyurulur…