Hayata Dair

Liderlik Manifestosu

Practice of Leadership Blogu’nu şiddetle tavsiye ederim. Zaman zaman göz atmak sizlere de iyi gelecektir diye düşünüyorum.

Bu blogdan son zamanlarda en çok hoşuma giden yazıyı sizlerle paylaşayım istedim. Liderlik Manifestosu başlıklı yazıda, bir liderin sahip olması gereken özellikleri sıralamışlar. Yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

Maddelerin Türkçe karşılıklarını aşağıda veriyorum;

1) Liderlerin Vizyonu vardır

2) Liderler Değişimi Yaratır

3) Liderler Gerçekle Yüzleşebilen Kişilerdir

4) Liderler Benzersizdir (Kendilerine Has Kişilerdir)

5) Liderler Standartları Yüksek Belirler

6) Liderlik bir seçimdir (seçenektir)

7) Lider Doğulmaz, Olunur (Geliştirilebilir bir yetkinliktir)

8) Liderler Örnekleri Kendileri Oluşturur

9) Liderler İletişimi Teşvik Eder

10) Liderler Karakter Potansiyelinin farkındadır

11) Liderler Sürekli (sürdürülebilir) İletişim Kurabilenlerdir

12) Liderler Sorumluluk Alır

13) Liderler Kendilerine Yatırım Yaparlar

14) Liderler Sonuç Odaklıdır

15) Liderler Çevrelerindekilerini Etkileyebilen Kişilerdir

16) Liderler Ardında Onu Takip Edenler İçin Birşeyler Bırakan Kişilerdir

17) Liderler Çevresine nüfus edebilen kişilerdir.

Benim Kahramanlarım

Twitter’da gördüğüm bir sunumu sizlerle paylaşmak istedim… Yaşamı daha keyifli hale getirmek ve bir birey olarak var olabilmek için yapılması gerekenleri çok güzel bir görsel haline getirmişler. Coachbay.com’un bir sunumu…

My Heroes
View more presentations from Coach Bay

Verimliliği Arttırmak İçin Gerekli 9 Önemli İpucu

Bugünlerde verimlilik konusunda kafayı ciddi şekilde sıyırmak üzereyim. Çok verimli çalışamıyorum ve bunu önlemek için sürekli araştırıyor, okuyor, inceliyor, hatta bazı önerileri bizzat uygulayarak sonuçlarını görmeye çalışıyorum.

Aslında bu sorunu çözebilmek için nedenlerini iyi bilmek gerekiyor. Ben kendimce nedenleri bulduğumu düşünüyorum. Şu anda tek başıma bu nedenleri ortadan kaldırmaya gücüm yetmiyor çünkü o nedenleri yok etmek için karar verme yetkisine sahip değilim. Ancak aşağıda vereceğim 9 ipucunun 6 tanesini yaparak, en azından şimdiki durumdan daha verimli ve sonucunda mutlu olabileceğimi deneyerek gözledim.

Son belirttiğim husus önemli. Verimlilik ve mutluluk, yazı tura gibi bir paranın iki farklı yüzeyindeki kavramları ifade etmiyorlar. Aksine ikisi de aynı taraftalar. Çünkü verimlilik tatmini, tatmin hazzı, haz da mutluluğu tetikliyor. Sonuçta verimlilik arttıkça daha mutlu oluyoruz.

Bu nedenle siz de benim gibi zor bir dönem geçiriyorsanız, reçeteyi yazıyorum J (Nasıl iddialıyım görüyorsunuz)

1) %100 Odaklanın: Verimlilik odaklanma ile doğru orantılı bir kavram. Yüksek verimlilikle çalışan insanların, o an üzerinde çalıştıkları işe %100 odaklandıkları ölçümlenmiş bir gerçek. Bu kişiler telefonlarını, kişisel bilgisayarlarını kendilerinden uzak tutuyorlar, e-postalarına bile bakmaya ara veriyorlar. Yani o işin gerektirdiği ölçüde çevresel etmenlerden soyutlanıyorlar. Üstleri kendilerine seslendiğinde “şu anda meşgulüm, eğer acil değilse birazdan bakabilir miyiz” diyebilecek kadar odaklanmalarından bahsediyorum. Bu yüzden verimli olabiliyorlar.

2) Cesur Olun: Kabul, sanki savaş çağrısı ile ilgili bir yazı yazıyormuşçasına iddialı bir laf oldu. Ama verimlilik bir savaş gerçekten ve bu savaş cesaret gerektiriyor. İş erteleme nedenleri incelendiğinde, çalışanların bir işi ertelemesindeki temel nedenin, o işten veya sonuçlarından, etkisinden korkması olduğu görülmüş. Bu nedenle cesur olup korkunuzun üzerinize gitmeniz, verimlilik açısından büyük önem taşıyor… (Bir de o işi sevmediğiniz ve inanmadığınız için erteleme durumunuz var tabi… Bu konu da verimliliği çok etkiliyor ama cesur olmakla  alakası olmadığı için burada ele almayalım.)

3) Doğru Modda Olmayı Beklemeyin: Huyumuz kurusun, o gün havamızda değilsek, bir türlü iş yapmak gelmez içimizden. Oysa şöyle bir düşünsek, biz ne zaman havamızdayız ve iş yapmak için hazırız diye, sayabileceğimiz an bir elin parmaklarını geçmez. Doğamız gereği şikayet etmeyi sevdiğimiz için, genelde bir gün üzgün, ikinci gün sıkılmış, üçüncü gün bezgin olarak ifade ederiz kendimizi. O yüzden doğru moda olmayı bekleyerek verimliliğimizi öldürmek yerine, doğru moda olduğumuza kendimizi ikna edelim.

4) Doğru Zamanı Beklemeyin: Konuşmak, hakkınızı aramak, susmak, duygularınızı anlatmak için doğru zamanı bekleyin ancak verimli çalışmak için asla! Doğru zamanı beklemek, işi ertelemek için en çok başvurulan bahanedir. “Cesur olun” maddesinde belirttiğim, sevmediğimiz işleri ertelemek hatta yapmamak için en çok bu bahanenin arkasına sığınırız. Oysa bir an evvel yapın ve kurtulun. Aklınızı kurcalayıp, başka işleri yapmanızı engelleyeceğine, verimliliğinizi düşüreceğine ve sonuçta sizi mutsuz edeceğine, bekletmeden bu işleri bitirin. En doğru zaman, işin bitirildiği zaman çünkü!

5) Kesin Olarak Ne Yapmanız Gerektiğini Bilin: İşte bu her zaman sizin elinizde olmayan durumlardan birisi. Ancak verimli olmanın belki de en temel koşulu. Beşinci değil de ilk sıraya yazmalıydım belki de. (Önem sırasına göre yazmadığım için sorun değil gerçi) Ne yapmanız gerektiğini bilirseniz, hangi sıra ile, nereden başlayarak, hangi aşamalardan geçerek, hangi noktada sonuçlandırarak; sonuca daha çabuk ve verimli bir şekilde ulaşırsınız.

6) Yeterince motive misiniz?: Motivasyon olmadan verimlilik olmaz. Doğru orantılı bu iki kavram, adeta birbirlerini iterek geliştikleri için, düşük motivasyonla ne kadar iterseniz itin, verimlilik ibrenizi yerinden çok fazla oynatamazsınız. Bu madde de, aynı şekilde her zaman sizin elinizde olan bir durum değildir. Verimliliğinizi arttırmak için önce motivasyonunuzu düşüren nedenleri ortadan kaldırmaya çalışın. Kendinize hedefler koyun, her şey güzel olacak diye kendinizi uyarın, pozitif düşünmeye odaklanın. Verimliliğinizin daha fazla artacağını göreceksiniz.

7) Büyük İşlerinizi Küçük Parçalara Bölün: Büyük işleri küçük parçalara bölmek ve bu şekilde ilerlemek, size her bitirdiğiniz küçük işte ayrı bir haz vereceği için verimliliğinizi arttırmanızda yardımcı olacaktır.

‘8) Mutlaka iş listesi yapın: Günlük olarak yapmanız gereken işleri bir listeye yazarak, öncelikler verecek şekilde sıralayın. Günün sonunda verimliliğinizi, işi tamamlama durumunuza göre ölçün. Eğer alabileceğinizden fazla iş olduğunu düşünüyorsanız, işlerinizi dağıtın ve günlük iş listenizi azaltın.

9) Kendinize Ödüller Verin: Her tamamlanan işin ardından küçük bir mola verin. Bu molada, bitmeyen işleriniz için hayıflanmak yerine, biten işiniz için kendinizi kutlayın.

Dediğim gibi denediğim maddelerin her birinin çok faydasını gördüm. Umarım 9’unu birden en kısa zamanda deneyebilirim…

Sizin eklemek istediğiniz maddeler var mı?

Siz Hangisisiniz? Kendisini Geliştiren mi yoksa Kendisi İle Mutlu Olan mı?

Kendi adıma bir şeyler yaratmayı, yoktan var etmeyi veya mevcut bir şeyleri düzeltmeyi iyileştirmeyi seven ve bunu yapmak için sürekli didinen, kendisini geliştirmeye çalışan birisi olduğuma inanırım.

Beni bu hayatta mutlu eden şey, bir şeyleri insanların ihtiyaçları doğrultusunda üretmek ve geri çekilip insanların bu üretim hakkında olumlu / olumsuz eleştirilerini izlemektir. Bunu yapmak için kendi becerilerimin farkında olmalı, eksik olan noktalarımı iyi tanımam gerektiğini bilir ve buna göre önlemlerimi alırım. Tabi ki bunun yanında güçlü yanlarımı bilir, bu güçlü yanlarımla gurur duyar ve insanların da bunun farkında olmasını sağlamak isterim.

Bu tipte bir insan için astrolojide burçlara falan bakılıp yorumlar yapılır ama ben bu işe pek inanmam. Kişilik envanterleri gibi işin biraz daha araştırma ve bilime dayanan incelemeleri dikkatimi çeker ve benim yukarıda anlattıklarım için bu gibi analizlerde bir çok sonuç çıkmaktadır.

Ancak hepimiz biliyoruz ki, hiçbir kişilik envanteri veya kişilik testi, tam olarak bizi tanımlamaya yetmez. Bizi en iyi biz tanımlarız. Peki biz kendimizi nasıl görüyoruz? Hayat içerisinde çeşitli süreçlerden geçerken ne şekilde gelişip değişiyoruz ve bu değişimler bizi nasıl etkiliyor? Mutlu olabiliyor muyuz?

Mutlu olabilmek için kimimiz daha fit bir vücuda sahip olmayı, daha çok para kazanmayı, mevkii sahibi olacak şekilde kariyer yapmayı seçiyoruz. Ailemize zaman ayıramayacak kadar yoğun olmak, kendimizi önemli hissettirebiliyor ve mutlu olabiliyoruz mesela…

Veya, kendimi seviyorum, bu halimden memnunum, canım isterse egzersiz yapar kilo veririm, şu anda önümdeki levreği götürmeliyim, para dediğin nedir ki, önemli olan can sağlığı diyerek de kendimizi iyi hissedebiliyoruz.

Peki siz hangi grupta yer alıyorsunuz? İlk gruba Kendisini Geliştirenler derken, diğerine kendisi ile mutlu olanlar deniliyor… Aşağıdakileri okuyup karar verin bakalım…

Kendisini Geliştirenler Grubu

Bu grubun avantajları;

  • Zayıf noktalarını tespit ederek, sürekli geliştirmeye çalışıyorlar
  • Sahip oldukları tüm maddesel varlıklarını (ev, araba, ofis, banka hesabı) sürekli arttırmaya veya iyileştirmeye odaklanıyorlar.
  • Hem kendileri, hem de çevreleri için faydalı bir çok yeniliğe imza atabiliyorlar.

Ancak bu gruptakiler kafayı çok fazla kendilerini geliştirmekle bozarlarsa;

  • Sürekli depresif bir ruh hali içerisinde olabiliyorlar, zaten bu yüzden sürekli daha iyisi için çalışıyorlar.
  • Başkaları ve onların hedefleri ile yarışmaktan hoşlandıkları için başarıları içleri boş birer anı olmaktan ileri gidemeyebiliyorlar.
  • Sürekli etrafındaki insanları eleştiren, etrafındaki insanları beğenmeyen bir yapıya bürünebiliyorlar. (O saçlar hiç yakışmamış, biraz kilo verse iyi olacak gibi…)

Kendisi ile Mutlu Olanlar Grubu

Bir çokları için marjinaller grubu olan bu türün avantajları;

  • Güçlü yönlerine odaklanıp, onların üzerinde uzmanlaşabiliyorlar.
  • Daha mutlu olmak için maddesel varlıklarını iyileştirmek gibi hayatlarını verecekleri bir uğraş peşine düşmüyorlar. Yeni çıkan bir araba onları ilgilendirmiyor çünkü zaten ayaklarını yerden kesecek bir arabaları var.
  • İnsanları, doğayı, çevrelerini seven, nazik, kibar, bütünleştirici birer sevgi pıtırcığı onlar. Stres nedir çok bilmiyorlar.

Bu grubun da dezavantajları var tabi ki;

  • Mevcut hayatlarından memnun oldukları bir gerçek mi, yoksa kendilerini kandırmak için tekrarladıkları bir yalan mı?
  • Yoksa bu hayat, tembelliklerini gizledikleri bir paravan mı?
  • Onlara dokunmadığı sürece dünyada değiştirilmeye değer hiçbir şey yok! Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyorlar…

İllaki taraf olmak zorunda değilsiniz tabi… Ya bu iki gruptan bir şeyleri birleştirerek oluşacak 3. bir türe aitsek? Bu da mümkün…

Dedim ya, bizi burada yazanlar ve sınırlar değil, en iyi kendimiz tanımlayabiliyoruz.  Kendisini geliştirenler grubu içerisinde yer alan birisi, ben depresif bir ruh haline sahip değilim, sadece daha fazlasını isteyen hırslı birisiyim derken, aynı zamanda güçlü yönlerime odaklanmak, zaman kaybedip zayıf yönlerimi bularak geliştirmeye çalışmaktan daha mantıklı geliyor diyebilir.

Sonuçta bakın bakalım, siz hangi gruba dahilsiniz?

Hayvanlar Alemi Ne Garip?

Bir arkadaşım, başlığı konu kısmına yazarak aşağıdaki hikayeyi e-posta olarak gönderdi… Gerçekten garip şu hayvanlar…:)

Küçük Karınca, her sabah erkenden işine gelir ve neşe içinde çalışmaya başlardı. Çok çalışır, çok üretir ve bunları keyif içinde yapardı.
Patronu Aslan, Karınca’nın başında yöneticisi olmadan kendiliğinden bu kadar hevesle çalışmasına çok şaşırırdı.

Bir gün kârı ve verimliliği artırmak için aklına parlak bir fikir geldi. Eğer Karınca, başında bir yönetici bile olmadan bu kadar üretken olabiliyorsa, bir de başarılı bir yöneticisi olsa neler yapardı.
Bunun üzerine, müthiş bir yöneticilik kariyeri olan ve yazdığı raporlarla ünlü Hamamböceği’ni işe aldı.

Hamamböceği, Karınca’nın çalıştığı saatleri tam olarak ölçebilecekti. İş saatlerinde gevşekliğe müsaade etmeyecekti.

Elbette raporlarını düzenleyecek bir sekretere de ihtiyacı olacaktı.

Bu nedenle hem telefon trafiğini yönetmek ve hem de arşiv işleri için Örümcek’i işe aldı.

Aslan, gelişmelerden çok memnundu. Hamamböceği’nin hazırladığı raporlar gerçekten harikaydı. Hatta ondan üretim hızını ölçen ve kârlılığı analiz eden renkli grafikler de hazırlamasını istedi. Böylece bu raporları ortaklarına sunum yaparken kullanabilecekti. Hamamböceği, bu raporları üretebilmek için yeni bir bilgisayara ve donanıma ihtiyaç duydu. Artık artan ekipmanlar için de bir bilgi işlem departmanı oluşturmanın zamanı gelmişti.

Bu işleri idare etmek için Sinek’i işe aldı.

Bir zamanlar mutlu, üretken ve rahat olan Karınca bu yeni toplantı düzeninden ve evrak işlerinden yılmıştı. Zamanın büyük bir kısmını sorulan soruları cevaplamak ve evrak işleri yapmakla geçiyordu.

Aslan, Karınca’nın bölümünün giderek büyümesinden memnundu. Bölümü daha da büyütmek üzere bir üst yöneticiye ihtiyaç olduğunu düşündü.

Ve bölüm başkanı olarak başarıları ile ünlü Ağustosböceği’ni işe aldı.

Kendi rahatına ve keyfine düşkün Ağustosböceği’nin ilk icraatı ofisi rahat edebileceği yeni mobilyalarla döşemek oldu. Tabii ki kendisinin yeni bir bilgisayara, bütçe kontrol ve stratejik verimlilik planı hazırlanması için kişisel bir yardımcıya ihtiyacı vardı.

Bunun üzerine eski iş yerindeki yardımcısı Tahtakurusu’nu işe aldı.

Karınca’nın çalıştığı yer giderek kimsenin gülmediği, neşesiz ve mutsuz bir mekâna dönüşmüştü. Ağustosböceği, patronu Aslan’ı ortamın ruh halini değiştirecek bir çalışma yapılması gerektiğine ikna etti.

Bunu üzerine, Karınca’nın bölümünde olup bitenleri gözden geçiren Aslan, üretimin ve kârlılığın dramatik bir şekilde düştüğünü fark etti.

Hemen, son derece itibarlı ve iyi tanınmış bir danışman olan Baykuş’u sorunu çözmesi için işe aldı.

Baykuş, Karınca’nın departmanında üç ay geçirdi. Bu hummalı çalışmanın ardından ciltler tutan muhteşem bir rapor yazdı.

Raporun sonucu şuydu: “Departmanda aşırı istihdam vardı.”

Aslan, raporu inceledikten sonra dramatik bir karar verdi.

Ve, elbette, ilk olarak negatif tavırlarıyla dikkat çeken, mutsuz ve çalışma isteğini kaybetmiş olan Karınca’yı işten çıkardı.

Kıssadan hisse nedir derseniz; “hayvanlığın lüzumu yok” demek gelir içimden… Ezbere hareket etmemek, hayvanlar gibi düşünmeden hareket etmemek için akıl, zeka ile donanmış, düşünmeyi öğrenmiş olduğumuzu unutmayalım…

2011 ile birlikte…

2010 çok kötü bir yıl oldu benim için…
Önce askerlik, sonra iş değiştirme derken bir türlü yerine oturtamadım profesyonel yaşamı… Hayatım boyunca kendimi en başarısız hissettiğim dönem 2010 dönemiydi…
Özel hayatım içinse yaşayabileceğim en güzel yıldı. Artık evli bir adamım, yeni bir evde sevgili eşimle birlikte yaşıyorum…
Dediğim gibi, evliliğe rağmen genelde kötü geçen 2010 geride kaldı. 2011 için büyük umutlar taşıyorum içimde…
İlk defa “yeni yıl” heyecanının ne demek olduğunu hissediyorum. Demekki gerçekten kötü giden bir şeyleri değiştirmek için beslenen en güzel “umut”muş yeni yıl…
Ne mi bekliyorum 2011′den?
Bu yılı “iş yılı” olarak görüyorum. Bir yıl boyunca hayatımdaki her şeyi, bu iş yılına göre planlamayı istiyorum. Buna ihtiyacım olduğunu düşünüyorum zira 2010′u iş açısından hayatımda kaybedilmiş bir yıl olarak görüyorum.
Bu yazı için bir yıl sonra yeniden değerlendirme yaptığımızda, evet istediğim gibi geçti diyebilmeyi umut ediyorum…
:)

Mimarların Sesine Kulak Verin

Mimarlık… Benim hayatımda çok farklı bir yeri bulunan meslek dalı… Her gün sürekli duyduğum, hem de yıllardır sürekli duyduğum hikayeleri ile hayatımda hiçbir zaman yeri kapanmayacak bir meslek.

Mimarlar… Birisiyle aynı yastığa baş koyduğum, bir diğeriyle aynı kandan olduğum olağan üstü insanlardan oluşan meslek gurubu…

Onlar minimum 4 sene eğitim aldıktan sonra, ki minimum diyorum, 4 senede bitireni genelde dövüyorlar, adam yerine bile konulmadan çalışan, sürekli çalışan, uğraşan, ne kariyer yolları, ne hedefleri belirlenmiş olan insanlar topluluğu.

Eğer anadan babadan devraldıkları bir ofisleri, isimleri yoksa, patronlarının gözünde 5 para etmez insan parçaları işte…

Tekniker denilen elemanların altında ezilebilen, “bir dakika ben mimarım” diyecek özgüvenleri ellerinden alınan, gururları hiçe sayılan, T Cetveli şeklini almış vücutlarını bile göremeyecek hale getirilen birer “canlı” onlar…

3 kuruş maaş alıp sigortaları asgari’den yatırıldığı için bu devirde maaşlarını elden, yani kayıt dışı alan, bunun bir aşağılanma olduğunu bile algılayamayacak kadar uyutulan bir grup insan onlar…

İhtiyaçları, sosyal yaşamları, eşleri, dostları, arkadaşları olan, kendilerine değer verildiğini hissettiklerinde, bu haklarını yer yüzündeki her türlü meslek grubundan çok daha iyi kullanacakları kesin olan yaratıcı beyinler onlar…

Yani anlayacağınız, çok sıfatları var onların…

Ama,

Gece yarılarına kadar çalışmayı marifet sayan, kullanılan, kullanıldıklarını bile anlamayan…

ihtiyaç kredisi almak için bankaya vermesi gereken maaş bordrosunda “asgari ücret” göründüğü için kredi bile alamayarak sosyal statüsü yerin dibine vurmasına rağmen iç çekip, neyse diyebilen…

Sözleşmesiz işe girip, tüm haklarından feragat ettiğini bile bile, bu düzeni biz mi değiştireceğiz diye düşünen, düşünmek zorunda kalan…

…insanlar olmak, hoş değil… Olmamalı…

Onlar seslerini http://mimarlaranlatiyor.blogspot.com üzerinde anlatıyor, kulak verin… Hatta vermekle kalmayın, YAY’ın lütfen…

Biz ezildik, şimdi sıra sizde diyen, zamanın sözde sosyalist geçinen çoğu kapitalist mimar patronları hakkında kim bilir, onların yaratamadıkları farkındalığı belki bu şekilde yaratabiliriz…

İdeal dünya olmasa da, en azından hak ettikleri değeri görebilecekleri bir dünya’da yaşamak onların en doğal hakkı…

Barcelona Gibi Olabilmek

Hepimizin imrenerek izlediğimiz bir futbol takımı Barcelona. Sahada oynanan oyunu bir şova dönüştürerek, oyunun tüm kurallarını en iyi şekilde uygulayarak, istatistikleri alt üst ederek, gerektiğinde bireysel yeteneklerin ne anlama geldiğinin altını kalınca çizerek ve en önemlisi, takım oyunu nedir bizlere her maçta tekrar ders gibi göstererek taraflı tarafsız herkesin desteğini kazanıyorlar.

Açıkçası bir Real Madrid taraftarı olmayı hiç istemezdim. Düşünüyorum da, bir Fenerbahçeli olarak Galatasaray’ın Barcelona gibi tuttuğum takımdan çok farklı bir boyutta top oynamasını, hele hele iki sene içerisinde 6-2 ve 5-0 gibi sonuçlarla bizi yenmesini her halde hazmedemezdim. Ancak bu mesleği yapsaydım da, tuttuğum takımımın 2. Kaptanı olan Emre Bölezoğlu gibi çıkıp da, “ertesi gün idmana çıkmaya utandım” diyerek küçülmezdim.

Konumuz futbol değil o nedenle bu kadar çok detaya girmeyelim. Konumuz nasıl Barcelona olunur sorusu. Profesyonel hayatta çalışan birisi olarak Barcelona gibi bir ekipte çalışmayı hayal ettim bugün. Sonra da bu nasıl olabilir diye biraz düşündüm ve buradan yola çıkarak neden ve nasıl sorularının yanıtlarını aramaya çalıştım.

Barcelona’nın internet sitesine üşenmeden girin ve kadrosunu inceleyin. 19 tane futbolcu göreceksiniz. Bu 19 futbolcudan 10’u La Masia’dan. La Masia ne mi? Barcelona Alt Yapısı… Alt yapıdan çok oyuncu olduğunu biliyordunuz zaten değil mi, ama kaçınız girip gerçekten kaç futbolcu alt yapıdan gelmiş diye baktınız? Dediğim gibi 19’da 10! Bu inanılmaz rakam aslında her şeyi açıklıyor.

19’da 10’un, 7’si ilk 11’de oynuyor. Yani Barcelona, omurgayı tamamlayacak destek unsurlarını sağdan soldan, çarkı bozmayacak şekilde seçip dolduruyor. İnanılmaz ama gerçek. Dünya’nın gelmiş geçmiş en iyi futbol takımı olarak görülen 2010 Barcelona’sı, tam 10 oyuncusunu kendisi üretmiş vaziyette.

Bir işletmenin en büyük amacı nedir? Kendi üretimini mümkün olduğunca kendisi yapmak. Neden? Maliyet düşüktür de ondan. Daha fazla kar elde etmenin kapısı açılır. Ayrıca son mamule duyulan güvenin artmasına sebep olur. Tüm sürece hakim olmak anlamına gelir. Daha bir çok neden sayabiliriz.

Ancak kaç takım, işletme, grup bunu başarabilir? Bizim futbol takımlarımızın durumu ortada, onları geçiyorum. Ya işletmeler? Kendi alt yapılarını kurmuşlar mıdır? Kurduğunu düşünenler gerçekten alt yapılarından profesyonel ekiplerini oluşturabiliyorlar mı? Yoksa bu mümkün değil midir?

Messi, Xavi, Iniesta olmak için La Masia çimlerini çok fazla aşındırdı bu 3 insan. Sonra arkalarından gelen Bojan, Pedro, Busquets ile ahenklerini hiç bozmadan tam tersine arttırarak devam etmişlerdi ki Jeffren, Ledesma nesli türedi şimdi de. Fabrika seri üretime geçti anlayacağınız. Sistem belli ve çark işliyor.

Peki bir şirketi düşünelim şimdide. Mesela bir IT şirketi olsun ve bünyesinde Proje Ofisi, Planlama ve Koordinasyon Grubu, Analiz Grubu gibi köprü vazifesi gören birimleri barındırsın. Bu şirketin üniversite yıllarından yetenek avcılığı programı yürüttüğünü düşünün. Aynı futbol takımlarının gözlemcileri (scout) gibi, İK departmanlarında kurulacak ekiplerle, üniversitelerden yetenekleri gözlediğini ve okurken öğrencileri alarak belli programlar dahilinde çalıştırdıklarını hayal edin. Hangi meslek grubundan elemana ihtiyacınız varsa ona göre beyinlerini yoğurup, şekillendirdikleri, yeteneklerine göre yönlendirdikleri bireyler. 3 sene sonra diplomalarını aldıklarında şirketlerin belirlenen pozisyonlarına yönlendirilmiş, birbirlerini en başından itibaren tanıyan, kurum kültürünü bilen bireyler. Uzun dönem stajerlikle karıştırmayın bu dediğimi. Gerçek anlamda bir akademiden bahsediyorum. Şirket alt yapısından.

Hedeflerinin ne olduğunu taze beyinlerken bilen, kurumun ihtiyaçlarını iyi süzebilen ve bu doğrultuda hareket edebilen bireyler düşünün? Çeşitli fonksiyonel yapıların içerisinde eğitimleri boyunca belli periyotlarda görevlendirilmiş, ancak en sonunda asıl pozisyonları için profesyonelleştirilmiş bireyler.

Bu hayal olmamalı diye düşünüyorum. Gerçekten bu kadar zor olmamalı bu sistemi kurmak. Buna inanacak ve uygulayacak şirketler olduğunu düşünüyorum. Barcelonalizm etkisini bünyesinde hisseden şirketlerin, çok daha başarılı olabileceklerine inanıyorum.

Okundu mu Acaba?

Gün içinde iş yerinde en çok zaman alan aktivitemiz nedir? Bir çok çalışan bu soruya e-posta okumak/yanıtlamak olarak cevap veriyorken sizin için farklı bir durum var mı? Varsa bile tahmin ediyorum e-posta işi, ikinci sıradan listenize girecektir. Peki e-posta gönderdiğinizde, karşınızdakinin okuyup okumadığını kontrol ediyor musunuz? Bu konuda bilgilendirme araçlarını kullanıyor musunuz, ya da bizzat arayıp, taciz ediyor musunuz?

Bu gün aldığım bir eğitimde, kurum içerisinde farklı birimler arasında gerçekleştirilen röportajlarda belirtilen, iç müşteri genelinde en çok rahatsızlık duyulan konunun, gönderilen e-postalara zamanında cevap alınamaması  olduğunu öğrendim. Bu cevabı veren kişi, aynı anda şu değerlendirmeyi de yaptı: ‘Bir konuda hasbel kader fikir yürütmüş olursam, o konu hakkında adım çıkıyor ve herkes beni arıyor veya e-posta atıyor. Bunlara yanıt veremiyorum yoğunluktan ve insanlar yanıt veremedikçe bu sefer MSN, telefon, e-posta nereden yakalarlarsa taciz etmeye başlıyorlar’.

İronik değil mi? Çünkü şikayet ettiği şey hakkında kendisi de başkalarına aynı şekilde davranıyor. Bir yandan e-postalarına cevap alamadığını belirtiyor, bir yandan da kendisi cevaplamıyor…

Doğal olarak bu durum, iş yerimizdeki çalışma arkadaşlarımızı bir süre sonra düşmanımız gibi görmemizie ve sürekli isyan etmemize yol açıyor. Bu kadar çok düşman edinmemek ve daha huzurlu bir ortamda, ortak amacın ‘iş yapmak’ olduğu prensibinden yola çıkarak;

Karşımızdakini önemsediğimizi göstermek için,

Ona hakkı olan bilgilendirmeyi yapabilmek için,

O’nun da hesap vermesi gereken birileri olduğunu düşünmemiz gerektiği için,

bir aksiyon alıp, bu konuyu çözmemiz gerekiyor.

Bugünkü eğitimden aklımda kalan ve yarından itibaren uygulamaya başlayacağım tek şey şu olacak; bir e-posta aldığımda, hemen e-postayı atan kişiye dönüş yapıp, mesajını aldığımı, en kısa zamanda (mümkünse bir zaman belirterek, 2 gün içinde, en geç çarşamba’ya kadar gibi…) dönüş yapacağım.

Siz de bir düşünün bu konuyu? Gerçekten doğru iletişim için faydalı olmaz mı?

Meze Tarifi – Beledanın Pürü…

Yemek pişirme, meze yapma konusunda merakım var… Bu konuda araştırmayı, gezmeyi, yeni yerler keşfetmeyi, gördüğümü uygulamayı, okumayı, tavsiyeler almayı seviyorum… Bu işi meslek edinenleri hayranlıkla izliyor, hobi olarak yapanları taktir ediyorum…

Rakı içmeyi seven birisi olarak özellikle mezelere büyük ilgim var… Kendi uydurduğum (ufak eklemelerle diyelim) bir meze tarifini, Efe Rakı’nın ‘Mezeler Efeleniyor’ yarışmasına gönderdim… Bu ay içinde finale kalırsam gidip mezeyi jüri önünde sunacağım… Bu arada ‘ben Efe’yi aldım, sen mezeyi yap’ diyen olursa seve seve efendim…

Üstadların izni ile, sizlerle paylaşayım tarifimi…

Öncelikle mezemizin adı, Beledanın Pürü… Ne anlama geliyor derseniz, bir Alanyalı dostunuza sorun derim… Merak eden olursa, yorum kısmından belirtsin, belki yazarım :)

Mezemiz için malzemelerimiz şöyle; (Miktar yazmayacağım, siz kişi sayısına göre ayarlayın lütfen…)

  • Tavuk Eti (Göğüs)
  • Ceviz
  • Sarımsak
  • Ekmek İçi
  • Roka
  • Avokado
  • Zeytin Yağı
  • Su
  • Tuz
  • Limon
  • nar ekşisi (isteğe bağlı)
  • Yoğurt (isteğe bağlı)

Efendim öncelikle tavuğumuzu haşlayarak, ince ince didiyoruz. Bunu bir kenarda soğumaya bırakıyoruz.

Daha sonra el blendırının içerisine ceviz, sarımsak, ekmek içi, avokado (yumuşamış olmalı) karışımını ekleyip, tuz, yarım çay bardağı zeytin yağı, limon suyu, nar ekşisi ve bir tatlı kaşığı yoğurt ilave ederek karıştırıyoruz. Bu karışımı sulandırarak, bulamaç haline getiriyoruz… (Çok su koyarsak sıvılaşır, sıvılaşmamalı, çok da katı olmamalı…)

Daha sonra bu hazırladığımız karışımı, tavuk göğsümüzün bulunduğu kaba boşaltıyoruz… İyice harmanlıyoruz…

Mezemizin sunumu için, roka yapraklarının içerisine hazırladığımız mezemizi sararak, rakı ile birlikte afiyetle tüketiyoruz….

Dediğim gibi, zahmetine katlanmayayım derseniz, siz ‘efe’lenip gelin, gerisine karışmayın :D

Afiyet Olsun…