Hayata Dair

Nasıl Başlarsa Öyle Gider…

Yeni kurulan birimlerin, organizasyonların, ilişkilerin vs. büyük bir çoğunlu için geçerli bence… Yaptığınız başlangıç çok önemli.. Çünkü bu başlangıç, yeni sürecin tüm yaşantısını etkiliyor ve aynı şekilde devam ediyor…

Eğer akıllıca hamleler yapmazsanız, bazı şeyleri düzeltmeniz çok zor. Çünkü siz süreci yönetemez hale geliyorsunuz, başkalarının yönlendirmeleri ile sürüklenip gidiyorsunuz ve kontrolü kaybediyorsunuz… Bir bakmışsınız, sizin şekillendirmek istediğiniz yapı sizden çıkmış, başkalarının sizi görmek istediği hale bürünmüş olabiliyor… Daha da kötüsü, siz bunu alışkanlığa döndürüyorsunuz…

Oysa yeni kurulan yapılar için tek ve en önemli koz, iplerin ilk başta sizin elinizde olması. Sıfır noktasından itibaren nasıl ilerleyeceğinize siz karar verebiliyorsunuz. Tıkandığınız noktada yönlendirme yapabilme şansını elinizde tutuyorsunuz. Yani direksiyon sizde, gazı siz kontrol ediyorsunuz.

Bir de eğer sizden daha güçlü olanların rüzgarını arkanıza alabildiyseniz, sizden daha şanslısı yoktur. Bunu sonuna kadar kullanırsanız, işinizi en iyi şekilde yürütebiliyorsunuz.

Peki bu ideal tablo gerçekte böyle mi yürüyor? Tabiki hayır…

Çünkü gerçek yaşamda hiç bir işe başlamadan önce planlama yapılmıyor :)

Planlamanın önemi, sadece proje yönetirken ortaya çıkmıyor işte… Hep söylüyoruz, hayatın her anı bir proje aslında! Planlamazsanız ve planlamalarınızı güncel tutmazsanız, sekreter olup not tutarsınız… Defteri planlamazsanız, onu da başaramazsınız… :D

Neden Ben?

Wimbledon’ın ilk zenci şampiyonu efsanevi tenisçi Arthur Ashe, kan naklinden kaptığı AIDS virüsü nedeniyle ölüm döşeğindeydi. Hayranlarından birisi sordu: “Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?” Arthur Ashe cevap verdi: “Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir, 500 bini profesyonel tenişçi olur, 50 bini yarşmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50’si Wimbledon’a kadar gelir, 4’ü yarı finale, 2’si finale kadar kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya “neden ben?” diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken Tanrı’ya nasıl “neden ben” diye sorabilirim. Mutluluk insanı tatlı yapar, başarı ışıltılı. Zorluklar ise güçlü… Hüzün insanı insan yapar, yenilgi mütevazi… Tanrı’ya asla “Neden ben?” diye sormayın. Ne olacaksa, olur…
Başarılı olan insanların bir çoğunun, kazanılan başarıdan sonra içine düştüğü kötü bir yanılgı vardır… “Hayatın, elde edilen başarıdan dolayı insana borçlu kalması” durumu. Bu nedenle bir çok başarılı olmuş insan, geçmişe takılıp kalır ve bir ilerleme gösteremez. Bir aşama öteye atamaz kendisini.
Bunu ben de yaşıyorum bazen. Oldukça parlak ancak “geçmişte kalmış” bir geçmişim var diye, ulaşabileceğim bir sürü yeni başarıdan kendimi mahrum ettiğimi düşünüyorum.
Ve daha sonra, mahrum olduğum her başarının ardından soruyorum; “Neden olmadı? Neden ben? Başkası bunu yaptıysa ben neden başaramadım? Nedir benimle alıp veremediğin?” Oysa tıpkı yukarıdaki öyküde Arthur Ashe’nin dediği gibi, başardığım zaman dönüp, “Neden Ben?” diye sormamıştım hiç bir zaman. Çünkü istemiş, onun için çalışmış, daime iyi niyetimi korumuş ve başarıya ulaşmıştım.
Aynı tenis dünyasında olduğu gibi, içinde bulunduğumuz her sektör için binlerce hatta bazen milyonlarca kişi, bir şeyler yapabilmek adına çalışmaya başlar. Yol ilerledikçe, bazen kişilerin hedeflerine, bazen kişiliklerine, bazen de yolun koşullarına göre sayı giderek azalır. Yolun başında yola çıkan kişilere “başarılı olmak istiyor musunuz” şeklinde bir soru sorulsa, belki %90’ı “Eveeeet” diye yanıt verecektir ancak bunların yanlızca %10-15 kadarı başardığını görebilecektir. İyi niyet ile, çok çalışarak yolu tamamlayanlar, ne yolun başında, ne de yolun sonunda, Tanrı’ya dönerek “Neden Ben” diye sormayacaklardır…

Büyülü Bir Süreç, Değişim!

Hayat devam ediyor, zaman akıyor, etrafımızda sürekli birşeyler değişiyor… Biz de buna ayak uydurup değişiyoruz doğal olarak…

Düşündüğümde, aslında bir çok alışkanlığımın nasıl değiştiğini gözlemledim. Sonra bu alışkanlıklarımı nasıl ve ne zaman değiştirdiğimi anlamaya çalıştım. Sonuçta orta okul ve lise yıllarında aslında bir çok alışkanlığımın temelini attığımı ancak bu temellerin nasıl yıkılıp, tepetaklak olup, tam tersi şekilde yeniden şekillendiğini görünce biraz şaşırdım, bazen sevindim, bir ara hüzünlendim ve ne yalan söyliyeyim, biraz da korktum. Bilinç seviyesi düşük, kişiliği oturmamış bir bireyken temellerini attığım huylarımın, hayatımın akışı içerisinde bu şekilde değişimler göstermesi ve -muhtemelen- ileride de bir çok defa çok farklı yönlerde değişeceğini düşündüm… Aslında ortaya çok komik şeyler de çıktı düşününce… Eskiden olsa nasıl tepkiler verirdim, şimdi olaylara nasıl yaklaşıyorum konusunda kafa yorun, siz de çok eğleneceksiniz, bazen hatırladıklarınızla hüzünleneceksiniz… Mesela eskiden;

  • Çok, ama gerçekten çok dikkatsiz bir adamdım. Orta okulu düşünüyorum, ilginin tamamen benim üzerinde olduğu dönemlerde zaten dikkat çeken olduğum için (tamam, en azından kendi küçük çevremde), dikkatli olmam için de bir sebep yoktu. O zaman sanırım tek dikkat ettiğim, bir bilgisayarım olması için harcadığım çabaya yönelik aktivitelereydi. Ne kızlar, ne ailem, ne de başka bir şey… Okul da iyi gidiyordu zaten.. Ama lise’den itibaren bu sefer hayatım dikkat üzerine kurgulanmaya başladı. Üniversite sınavı, kız arkadaşım, ailem üçgeni içinde kendi çapımda yaşadığım sosyal yaşamım hep dikkat istiyordu. Yavaş yavaş odak olmaktan çıktığımı farkettiğimde lise bitmişti. Şimdi ise, dikkatsizliğimin her anında cezalandırılıyorum.
  • Bayanlarla olan ilişkilerimde ortaokulda aşırı mesafeliydim. Bunda şişmanlıktan çatlamak üzere olan fizikim yarattığı depresifliğin rolü büyüktü sanırım. Nasıl olsa beğenilmeyecektim, ama ben başka arkadaşlarımın da ilişkilerine karışır olmuştum. Sonra fizik sorunu kısmen (!) atlatılınca ben de açıldım saçıldım. Arkadaş olarak sorun yaşamadığım ancak iş aşk meşk işlerine dallanıp budaklanınca sorunlar yaşadığım ilişkilerime o dönemki bakış açım, orta okulun sonlarına doğru şükür ki değişti.. En yakın arkadaşımın gelip, ‘ben falancayla çıkıyorum olum!’ dediğinde verdiğim tepkiyi, halen bir araya gelip hatırladıkça gülüyoruz.
  • Küçükken ‘her istediğini yapan özgür adam’ olmadım hiç. Liseyi bitiresiye kadar da bu şekilde gitti bu. o kadar özgür olmamak gerektiğini de düşündüm hep. Yani halimden memnundum. Ama üniversiteye gelince, hayatımın bu dönemine kadar benimseyeceğim bir değişim daha yaşadım… Özgürlük Benim Karakterimdir!.. Burada şunu anladım, özgürlük insanın içinden her an dışarı çıkartılmayı bekleyen sevimli bir canavardır. Dişlerini gösterirse tehlikeli olabilir o nedenle onu aç bırakmamalısınız. Yani karnını iyi doyurmalısınız. Bunun için de inandığınız insanların sizi cesaretlendirmesi gerekir… Direktifleri hep sorgulardım, yaşım ilerledikçe daha çok sorguluyorum… Sanırım sorgulamaktan vazgeçmeyeceğim ama azalttığım zaman ‘daha tecrubeli’ olarak tanınacağım..:)
  • Eskiden de politikacıydım, şimdi de öyleyim. Sanırım çocukken çok fazla taklit yaptırdılar bana, bu da bana huy olarak yansıdı. Ama politikacılıkta seviye atladım tabi.. Eskiden söylediğim yalanlara insanları inandırdığımı düşünüyordum. Şimdi inanmış gibi yaptıklarını biliyor ve ona göre hareket edebiliyorum. Bu aslında 360 derece bir dönüşümü ifade ediyor. Bazen bu konuda kendimden korkuyorum…
  • Herkese güvenen, fazlaca saf biriydim. Her çocuk gibi öyleydim aslında, ama ben biraz daha fazla inanan ve güvenen taraftaydım. Bunun sonucu olarak, fazlaca güvenilen birisiydim. Şimdi güvenilen olmaktan rahatsız değilim, güvenen olmaktan da aynı şekilde… Ama yine de ne ben çok güvenmeliyim, ne de bana çok güvenilmeli diye düşünüyorum. Saflığı kaybetmeden, ama daha mantıklı adımlarla ilerlemek gerekiyor sanırım. Bir arkadaşımın ‘al sende kalsın ben kaybederim’ diye bana bıraktığı, beraber yaklaşık 2 yılda büyük bir emekle biriktirdiğimiz gazoz kapağı koleksiyonumuzu geçen sene evin damında buldum. Bir büyük süper market poşeti dolusu, yerli yabancı bir çok markaya ait gazoz kapakları… Bana güvendi, ben onları sakladım ama sonuçta o güven, o kapaklar için önemini yitirdi… Şimdi o arkadaşımla başka bir konu yüzünden görüşmüyoruz ve o kapaklar bana onu hatırlattığı için hepsini attım. Anlatmaya çalıştığım şu, güven ilişkiyi kalıcı kıldığında anlamlı oluyor, aksi taktirde ne benim için, ne de onun için bir anlamı kalmayabiliyor. İlişkiyi kalıcı kılan, sağlam tutan güven için halen varım:)
  • Eskiden başkalarını daha çok düşünürdüm. Şimdi ise kendimi düşünüyorum. Hayat bunu gerektiyor bazen… Zaman zaman aklıma yatmayan bencillikleri gözümü kırpmadan yapabiliyorum. Sevdiklerim halen önceliğim ama yine de daha ben merkezli yaşamayı seviyorum… Belki de hayal kırıklıklarından bu şekilde kaçıyorum…
  • Sorumluluk almayı hep sevdim, halen de seviyorum. Ama geriye dönüp, o zamanki ölçülerde sorumluluklar almayı her zaman tercih ederim… Hangimiz etmeyiz ki değil mi?

Var mı sizin aklınıza gelen ekleyebileceğimiz maddeler?